Tuesday, March 1

Lezzeti bol çikolata topları : kolay trüf yapımı


Kalorisi çok yüksek kabul ama tadı bir harika! Üstelik maliyeti de sudan ucuz! Sunumu oldukça şık, yapılışı basit.İşte herkes için kolay trüf tarifi:


Malzemeler :
- 50 gr kakao
- 250 gr pudra şekeri
- 100 gr margarin
- 1 yumurta sarısı
- 1/2 paket şekerli vanilin
- Süslemek için:hindistan cevizi,
fındık,ceviz,kakao...
Yapılışı : 
* Oda sıcaklığındaki 125 gram margarinin üzerine süsleme malzemeleri hariç diğer malzemelerin hepsi eklenir.Damak zevkinize göre kakao oranını artırıp şeker miktarını azaltabilirsiniz.Tüm malzemeleri bir kapta hamur gibi yoğurarak çamur kıvamına getiriyoruz.Ardından yine zevkinize göre elinizde yuvarladığınız çikolata toplarını dilediğiniz malzemelerle süslüyorsunuz.Hatta dışıyla kalmayıp içine de koyabilirsiniz.Tamamen hayalgücünüze kalmış! 
Ayrıca sunum için küçük kağıt kalıpları da kullanabilirsiniz.Tüm işlemler bittikten sonra buzlukta değil,buzdolabında 4 saat kadar toplarımızı bekletiyoruz vee sonunda yemeye hazırlar!

Monday, February 28

Evet, makarna salatası!

Salataların en güzel yanı içine istediğiniz,sevdiğiniz her şeyi koyabilmenizdir.Belli bir ölçüsü,kıstası yoktur genelde.Bu nedenle tarifi de kolaydır yapılması da.Zor olan tek şey malzemelerin hazırlanmasıdır.O da zor değildir ya, yalnızca el oyalar.Ama iş yemeye geldiğinde lezzetin doruk noktasına ulaşmış halde başka bir dünyaya yolculuk edersiniz.Yerken hiç pişman olmaz,porsiyonunuzu dilediğiniz kadar arttırabilirsiniz.Hani hep lezzetli yiyecekler bol kalorili olur ya, işte salata bu tabuyu yıkan belki de tek yiyecek.Kalorisi az,lezzeti bol,görselliği muhteşem! Eh, daha ne olsun?


Hemen malzemeleri veriyorum, elbette bunlar benim damak zevkime uygun temel malzemeler.Belli bir ölçü vermeyeceğim çünkü salata bu!


Malzemeler :


* Makarna
* Ton balığı
* Konserve mısır
* Kornişon turşu
* Dere otu
* Nar ekşisi
* Limon
* Çeşitli baharatlar : kekik,sumak,nane,pulbiber,kimyon 


Yapılışı :


- Öncelikle tuz ve sıvıyağ eşliğinde dilediğiniz ölçüde ve şekilde makarnayı al dente kıvamında haşlıyorsunuz.Suyunu süzdükten sonra soğumaya bırakıyorsunuz.O sırada siz de dere otlarını ve kornişon turşuları minik minik dilimliyorsunuz.Ardından limonu sıkıp baharatları hazır ediyorsunuz.Ton balığı ve mısır konservede hazır olduğundan hazırlama derdi yok.Makarna soğuduktan sonra da tüm malzemeleri büyük bir kaseye döküp makarnayı da ekleyerek karıştırıyorsunuz.Özellikle nar ekşisi inanılmaz güzel bir tat veriyor! Karıştırırken tadına bakarak istediğiniz malzemenin miktarını arttırabilirsiniz.İşte hepsi bu, harika bir öğün!

Tuesday, January 25

Başka bir bakış açısından : Kadının savaşı

Uzun zaman önce 'Twitter' adlı sosyal ileti-haber paylaşım sitesine kaydolmuştum.Çevremden hiç kimsenin ortama adım atmamış olmaması sebebiyle ben de uzun aralıklı iletiler yazmıştım.Fakat yaklaşık 2 aydır birçok insanı bu ortamda takip etmekteyim.Bunların büyük bir kısmını da yazarlar oluşturuyor.Böylelikle hem güzel iletiler okuyorum hem de birçok yazı takip etmiş oluyorum.Bahsettiğim bu yazarlardan birisi de Ece Temelkuran.Kendisiyle 'Muz Sesleri' adlı romanı aracılığıyla tanışmış, bakış açısına ve bunu kelimelerle hem süslü hem süssüz ifade edişine hayran kalmıştım.Ardından yazılarını okumaya ve son olarak da Twitter'da takip etmeye başlamıştım.Kendisini birçok açıdan da çok sevdiğim yazar Aslı Erdoğan'a benzettiğimi de söylemeden geçemeyeceğim.

Ece Temelkuran bugün bir yazısını paylaşmıştı ve başlığından geçen hafta izlemiş olduğum 'Black Swan' ile alakalı olduğunu anladığım için merakla sitesine girip yazısını okudum.Bugüne kadar birçok film eleştirisi dinledim,eleştiri yazısı okudum fakat bu bambaşkaydı.Benim anladığım dilde yorumlamıştı bir filmi.Bir edebiyatçı edasıyla anlatmıştı filme dair duygu ve düşüncelerini.Öyle güzel aktarmış,öyle etkili cümleler kurmuş ki neredeyse yazının filmi, senaryosundan daha açıklayıcı bir biçimde insanlara aktardığını söyleyebilirim.Kadını genelleyerek ele almış filmin içerisinden süzerek kendi duygularıyla harmanlayarak muhteşem bir düşünce yemeği sunmuş bizlere.


Daha fazla yazımı uzatmayarak sizi Ece Temelkuran'ın 'Kuğunun savaşı' adlı güzel yazısıyla başbaşa bırakıyorum.

KUĞUNUN SAVAŞI - 24 OCAK 2011

KADINLIĞIN en büyük trajedisi, belki de tek büyük trajedisi, kendisinden, kendisini izleyen dış gözler üretmesidir. Kendini izleyen bir çift zalim göz ürettikten sonra artık kimsenin onun karnını deşmesine, kalbini kanatmasına, kimsenin onu aşağılamasına, bacaklarının arasını bıçaklamasına gerek yoktur. Kadın, dışarıya yerleştirdiği o bir çift zalim gözle bunları başkaları için halleder. Kadın, en azılı düşmanını kendi doğurur; bu işi başkasına bırakmaz.
Artık rezil olmak, beceriksiz olmak, herkesin bildiği bir şeyi bilmemek, hiçbir zaman yeterince iyi olamamak, hiçbir zaman tamamlanmış hissetmemek gibi bütün o kâbuslu duyguların devridaim makinesi çalışmaya hazırdır. O bir çift zalim göz aslında kime aittir peki? Bir çocuk, zulmü kendisi icat edemez. Zalimlik bir çocuğa öğretilir. Demek ki kız çocuğunu sonsuz ve kesintisiz bir sınavda takılı bırakacak olan bu bir çift zalim göz de birilerine aittir… Neyse. Bu başka bir fasıl. 
ZALİM GÖZLER ZEMBEREĞİ
Esas mesele, o bir çift zalim göz dışarıya bir yere yerleşip sizi izlemeye başladığından itibaren artık yaptığınız hiçbir şey yeterince iyi değildir. Ne kadar alkışlansanız da geçmeyecek bir eksiklik bilgisi… “Boşver”ler, “Kafana takma”lar, “Bu kadar çok didikleme kendini”ler, “Kimse kusursuz değildir”ler, “Kendini bu kadar hırpalama”lar… Artık sizin kulağınız sağırdır bunlara. Zemberek kurulmuştur ve o bir çift göz her yerdedir. Artık kendi kendinize yaptıklarınızı o zalim bir çift gözü size hediye eden esas fail bile değiştiremez. Siz, kendi cinayetinizi artık başka hiçbir düşmana ihtiyaç duymadan kendi kendinize işleyeceksinizdir. Her sabah, her akşam, her an ve her an… 
BALERİNİN KANI
Altın Küre Ödülü’nü alan Natalie Portman’ın oynadığı “Siyah Kuğu” filmi bunu anlatıyor. Genç bir kadının, dünyanın ondan beklediklerinin değil, kendinden bekledikleri ya da beklemek zorunda bırakıldıkları altında ezilip yok olmasını… Şimdi sormak isterim:
Bir erkek bundan ne anlar? O kadar ümitsizim ki bu sorunun cevabıyla ilgili film bittiğinde şunu sordum:
“Acaba yönetmen, bir kadın için ne korkunç ve ne derin bir meseleyi anlattığının farkında mı?”
Kadınların ya da bazı kadınların içinde sürmekte olan bu kavganın dehşetinin bir balerinin çektiği bedensel işkence metaforuyla anlatıldığı filmin bir erkek için “rahatsız edici” olmasının nedeni ancak ekranda görünen kanlı sahneler olabilir. O kanlı sahnelerin gönderme yaptığı ve aslında çok daha korkunç olan esas kavganın vahşetinin bir erkek tarafından anlaşılması… İmkânsıza yakın gibi. 
ERKEKLER NEYİ ANLAMALI?
Peki bu neden önemli? Erkekler de bunu anlamayıversin, öyle değil mi? Yani anlamasalar ne olur? Onların anlamaları neden önemli?
Şundan… Kusursuzluk çabası yüzünden parlak bir ışığa sahip olan bu kadınların yaşadıkları dehşet verici gerilimi gizlemek için verdikleri yıpratıcı mücadeleye karşılık ihtiyaç duydukları şefkatin boyutunu anlamaları için… Evet hâlâ! Hâlâ kadınların kendi kendine kurdukları cehennemlerden erkeklerin yardımıyla çıkabileceklerini düşünüyorum. İnce ince ördükleri, keskin camları üst üste koyarak kurdukları hastalıklarını hiçe sayarak içeri giren bir adamın, evet! O zalim gözleri ancak içten bir hayranlıkla ve derin bir aşkla bakan bir çift gözün bertaraf edebileceğini… Çünkü aşk bu yüzden var… Çünkü kadınlar bu yüzden dokunuyor hâlâ adamlara.
İkna olmadıkları hayallere inanabilen bir cinsiz biz. Hiçbir prens kurtarmaz bizi canavarlardan. Ama ancak bir prens bizi sevdiğinde kendimizi kurtarırız kendimizden. Canavarlarımızı kesecek bıçağı o zaman tutar elimiz. Dışımıza yerleştirdiğimiz o zalim gözlerden kurtulmanın vakti o zaman gelir. Biri bizi bize rağmen sevdiğinde… İşte öyle.

ECE TEMELKURAN

Cassandra's Dream / Hayallerini gerçekleştirmek için ne kadar ileri gidersin? / VİCDAN

Dün gece, ilk başta pek hevesli yaklaşmasam da bir film izledim : Cassandra's Dream.Senaryorsunu yazıp yönetmenliğini yapan isim Woody Allen,başrol oyuncularından biri de Ewan McGregor olunca karşı koymakta da zorlandım açıkçası.Şimdi ise iyi ki izlemişim diyorum çünkü derin konusu bir yana, izlediğim en sürükleyici ve sonu tahmin edilemez filmlerden biriydi.Herkesin bildiği gibi günümüzün klasik Amerikan yapımı gişe filmleri artık ciddi anlamda bıkkınlık vermiş durumda.Bağımsız filmlerin tadını da aldıysanız eğer, gösterime giren mevsimsel Amerikan yapımlarına dönüp bakmıyorsunuz bile.Ne de olsa hepsi birbirinden doğmuş senaryolardan,aynı üç-beş mekandan ve yüzleri zihnimize kazınmış oyunculardan ibaret.Yalnızca filmler arası rol değiştiriyorlar, hepsi bu.

Dolayısıyla insan ister istemez değişik yapımlar görmek istiyor.Zaten monoton ve klasik hayatın içindeyken birtakım insani olguları, sürükleyici ve bir o kadar da matematiksel düzleme oturtulmuş ama diğer yandan 'Inception' da olduğu gibi senaryoyu yakalamak için zihninizi yormayan kurgularla sorgulamak istiyorsunuz.Elbette türlerin çeşitliliğine hiçbir zaman karşı değilim bilhassa her zaman çeşitliliğin varolmasından yanayım.Fakat öyle anlar geliyor ki piyasanın kapıldığı furyanın içinden sıyrılıp daha önce hiç ayak basılmamış ama insana muhtaç adalara adım atmak istiyor insan.İşte dün gece bu filmi izlerken ben de bu ruh hali içerisinde olduğumun farkında vardım.

Woody Allen için söz söylemek bana düşmez belki ama her ne kadar film endüstrisi konusunda yalnızca bir izleyici gözüne sahip olsam da, kısaca birkaç şeyden bahsetmek de boynumun borcu diye düşünüyorum.Yaptığı filmler belki çoğu zaman gişe rekorları kırmıyor ve büyük ses getirmiyor dünya çapında ama bunlar bir yana dursun, bence insanı en derinden etkileyen hesaplaşmaların,olguların peşinde koşuyor Woody Allen.Fantastik öğeler kullanarak animasyon dünyasının müthiş renkleriyle insanların gözüne hitap etmiyor evet.İnanılmaz bütçeler gerektiren aksiyon sahneleri çekerek 'Vay be!' de dedirtmiyor seyircisine.Woody Allen, işlediği konular aracılığıyla insanların karşılaşması olağan ama bir o kadar da olağanüstü durumları harmanlayarak öyle bir kurgu yapıyor ki, ta içinizdeki en hassas noktanıza dokunup kendinizi sorgulamanızı sağlıyor.Ki bence eğlence için bile yapılmış olsa bu gibi üretimlerin bir nebze de olsa insanları düşündürmesi gerektiğine inanıyorum.

Filmin teması, başlıkta da yazmış olduğum gibi hayaller ve hayallere giden yolda yapılanlardan size yadigar kalan vicdan hesaplaşması.Öyle ki zaten filmin afişinde de 'How far will you go to make your dreams come true?' sorusu göze çarpıyor.Collin Farrell ve Ewan McGregor'un müthiş oyunculuklarıyla süslenmiş filmde bir sahneden diğerine nasıl geçeceğinizi tahmin bile edemiyorsunuz.Karakterlerle birlikte siz de kendinizi sorgulayıp onlarla senkronize olarak senaryonun içinde yaşamaya başlıyorsunuz.Sorguladığınız olgu ise insan hayatının en ağır ruhsal yükü olan vicdan.




Evet, vicdan hesaplaşması insan hayatının en zor,en ağır kavgasıdır.Yaşayabileceğiniz en büyük külfettir.Akabinde pişmanlığı,keşkeleri doğurması kaçınılmazdır.Bazen öyle bir dönüm noktasına gelirsiniz ki, geri dönmeniz mümkün olmaz.Gerçekleştirdiğiniz fiziksel ya da ruhsal birtakım eylemler benliğinizin her zerresine yapışarak günden güne ağırlaşan bir yük haline gelir.Geceleri uyuyamamaya,insanlarla olan iletişiminizi kaybetmeye ve kendinizi tanıyamamaya başlarsınız.Tüm bildikleriniz,amaçlarınız,hedefleriniz,hayalleriniz,istekleriniz bir çırpıda yok oluverir.Halbuki onca zaman harcamışsınızdır onlara sahip olabilmek için.Belki de sırf onlar gerçek olsun diye kullandığınız tek bir araçtır sizi onlardan tamamen uzaklaştıran.İşte o an vicdanınız çıkagelir ve öyle bir gelir ki adeta sizi esir alır.Çünkü vicdan insanın ruhuna tuttuğu aynadır; kırıldığı an ruhunuz da paramparça olur.

Friday, January 21

Some Quotes

"Everyone's got their own path, some are only just beginning, while others end all too soon."


"However you do, the fact is, the path you're on,the choices you make, define who you are."


"Choices, they're the building blocks of our lives.They shape our past,present and future and despite all the stakes I've made, every new day brings with it new choices and a whole new world of possibilities."


"The use of travelling is to regulate imagination by reality, and instead of thinking how things may be, to see them, as they are." Samuel Johnson


"To make an omelette you need to break the egg but the egg will never be the same after it is broken."

Thursday, January 20

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense,körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”
Sayfa:32
“Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.”
Sayfa:51
“Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar,bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim…Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu,fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.”
Sayfa:73

“Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?..Ben de,o zamana kadarki hayatımın boşluğunu,gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.”
Sayfa:86
“Bir ruh,ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize,bizim aklımıza,hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden,meydana çıkıyordu…Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya,-ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.”
Sayfa:87
“…,ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım…”
Sayfa:92
“Ruhlarımız için en lüzumlu,en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmezden gelmek,daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek,daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?”
(lüzumlu : gerekli / teferruat : ayrıntı,detay / hakikat : gerçek)
Sayfa:94
“…;dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakıyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin,kendini beğenmiş ve nahvetli,fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.”
(mahluk : yaratık / muvaffakıyet : başarı / hodbin : bencil / nahvetli : kibirli)
Sayfa:97-98
“İçinizde mevcut olan sevgi,alaka,sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle,zamanı tayin edilemeyecek olan bir anda,birdenbire birikir,tekasüf eder;nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa,kuvvetini fevkalade arttıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur.Onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir.O,içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesidir.”
(alaka : ilgi / sarih : aşikar,açık / tekasüf etmek : yoğunlaşmak / adese : mercek)
Sayfa:108
“ ‘Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?’  diye sordum.’Hayır’ dedi, ‘senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil;çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması…İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir…’ ”
(taksimat : bölünmüş parçalar)
Sayfa:110
“Bu akşam anladım ki,bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.”
Sayfa:128
“Hayatımızın,birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu,çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum.”
(ehemmiyetsiz : önemsiz)
Sayfa:138
"Aradaki bütün bağlar, ruhlar beraber olmadıktan sonra, ne ifade ederler?"
Sayfa:159

Tuesday, January 18

"Hamdım,piştim,yandım." - Mevlana Celaleddin Rumi

Kaç yıldır saymadım ama milletimin ve dünya insanının geçmişte yaşamış olduklarını 'tarih' adı altında ders olarak farklı farklı anlatıcılardan dinliyorum yıllardır.Önceleri benim için yalnızca kapıyı açmaya yarayan bir araç olan tarih, bir süredir merakımı kamçılayan bir kırbaç misali.İnsan, varoluşunun ve çevresindekilerin mevcudiyetinin farkına vardığı an ister istemez bir çocuğun ateşe değmeden, yaktığının bilincine varamaması gibi kendi deneme-yanılma ve sorgulama yöntemleriyle, istediği ağızlardan,dilediğince öğrenmeye yelteniyor özünü,geçmişten gelen ayak izlerini.Okuyor,izliyor,dinliyor,geziyor,düşünüyor ve tüm bunlar olup biterken insan sorguluyor dünyayı,insanları; her şeyi.Böylece cevapları aramak için çıkılan yolda türlü bilgi tohumuyla karşılaşılıyor ve adım aldıkça,su verdikçe büyüyüp çiçek oluyor her biri.Bazen ise, bildiğinizi sandığınız bazı şeyler bir gün karşınıza öyle bir çıkıveriyor ki, o bilgi tohumu sizi alıp içine çekiveriyor hiç anlamadan.

İşte ben de kendimi,dünyayı,insanları sorgulamaya ve onları kendimce yargılayıp çeşitli kanılara varmaya başladığım andan itibaren hem kişiliğimi hem de hayata olan bakış açımı yansıtan birtakım olguların savunucusu oldum hep.Bunlardan biri de şüphesiz 'savaşları sorgulamam'dı.Çünkü hepimizin ortak paydada bildiği en genelgeçer bilgi bir gün öleceğimizdir.Bu durumu değiştirecek ya da yok edecek bir şey henüz olmamıştır.Dolayısıyla da yıllardan beri süregelen bu kavga,gürültü,çatışma,savaş,yolsuzluklar,hileler ve kötülükler neden diye kendimce sorgular dururum.Bir türlü anlam veremem toprak kavgalarına; herkes insan,herkes bir şekilde kardeş ilişkisi içinde diye düşünürüm.Örneğin milletler neden vardır? Bu kadar çok sayıda farklı millet olmasaydı eğer farklı farklı bir sürü dil de olmazdı yeryüzünde.Ve elbette ki herkes tek dili konuşsaydı belki birbirimizi anlamamız ve kendimizi ifade edebilmemiz daha kolay olurdu.Çünkü bir dilci olarak inanıyorum ki, hiçbir söz aslından hiçbir anlam kaybettirmeden başka bir dile çevrilemez.Dahası her kim olursak olalım yollarımızın sonunda hepimizin vardığı nokta aynıdır ve bu dünya üzerindeki rolümüzün sayılı günlerini savaşlar uğruna heba etmek nedendir,ne içindir bu iktidar hırsı,para hevesi?
Bu söylediklerimi duyan her realist eminim ki bana Pollyanna gözüyle bakacaktır ama benim düşüncemin en temelinde yatan 'insan'dır ve bu sebeptendir ki asla insanı yok etme odaklı hiçbir gerekçeyi kabul edemeyeceğim.

***

Geçtiğimiz günlerde bir roman okudum.Kanımca o romanı neredeyse herkes okumuştu: Aşk/Elif Şafak.Günümüz insanının anladığı ve benim de ilk etapta zannettiğim gibi karşı cinse duyulan 'aşk' söz konusu olmalıydı fakat bu kitapta yalnızca bu aşk işlenmemişti.Kurgunun özünde ilahi aşk yatıyordu ve iki insanın birbirine duyduğu aşk kökünü bu ilahi aşktan alıyordu.İlahi aşka ise elbette Rumi ile Şems hayat veriyordu.

Romanı okudukça Mevlana'yı araştırmaya,Şems-i Tebrizi'yi öğrenmeye başladım.Bu denize ayaklarımı soktuğum anda suyun beni okyanuslara götüreceğini bilmiyordum.İnternetten okuduklarım,ansiklopediden baktıklarım ve son olarak izlediğim bir belgesel-film doğrultusunda Mevlana ve daha çok Mevlana düşüncesi hakkında bir yazı yazmaya karar verdim.Çünkü Mevlana, önemli bir kişi olmasının yanısıra benim özümdeki hayat felsefemin geçmişe yansımasıydı.Çünkü o bir din adamı olmaktan öte, gelmiş geçmiş en büyük şairlerden,feylesoflardan biriydi.

Araştırmalarım,okumalarım başladığında Mevlana'ya dair bildiklerim Konya'dan,semazenlerden ve 'Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol' sözünden ibaretti.Evet, fark ettim ki bu benim ayıbımdı ve ben bunu görmeyi başarmış olduğum için yazarak kendimi hafifletmek istedim.( "Ne mutlu o kimseye ki kendi ayıbını görür." - Mevlana)


Belki Mevlana hakkında bildiklerim hala yetersiz ama ben bildiklerime bakarak yola çıktım bu yazıyı yazarken ve bildiğim,öğrendiğim her gerçeği elimden geldiğince bu satırlarda okuyan herkese aktarmaya çalışacağım.Çünkü biliyorum ki bilgi, paylaştıkça çoğalır.Çoğaldıkça da kabına sığmaz,taşar; en uzak diyarlara ulaşır.("Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez." - Mevlana)


Mevlana, 1207 yılında bugünkü Afganistan topraklarına dahil olan Belh şehrinde dünyaya gelmiştir.Doğu'da hakimiyet kuran Moğollar'ın Batı'ya ilerlemeye başlamasıyla Bahaeddin Veled oğlu Celaleddin'i de alarak Anadolu topraklarına göç etmiş ve bu göç esnasında birçok ilim şehrinden geçerek son olarak Konya'ya varmışlardır.O dönemde Anadolu Selçuklu Devleti'nin egemenliğinde olan Anadolu, büyük bir iktidar karmaşası içinde dört bir yanı beyliklerele bezelidir ve insanlığın ilime,bilgiye su ve hava kadar ihtiyacı vardır.Mevlana'nın babası Bahaeddin Veled, nam-ı diğer Bilginler Sultanı öncelikle oğluna hocalık etmiş,yol göstermiştir yıllarca.Şems-i Tebrizi ile tanışana kadar ise Mevlana yalnızca ilimin izinden gitmiş, her yeni güne gözlerini kitaplarla açmıştır.
Babasının ölümünden sonra içine kapanan ve derin bir yasa bürünen Rumi için tek ilaç Şems-i Tebrizi olacaktır ve bir gün kapıdan tabir-i caizse onu Mevlana yapan Şems içeri girer.Böylelikle Mevlana için yepyeni bir dönem başlamış olur.


Çevresindekilerden kendisini soyutlayıp kendini Şems'e ve onunla varolan arkadaşlığına adayan Mevlana zamanla öğrencilerini kaybetmiştir.Etrafındaki insanlar Mevlana'yı ellerinden aldığı için Şems'i istememekte ve sevmemektedirler.Şems ise tüm bu olup bitenlere yalnızca susarak cevap verir.Gel zaman git zaman aralarındaki dostluk Mevlana'yı ilahi aşka götürür ve hayat ışığı tam anlamıyla Şems olur.Çünkü Şems onun için yandıkça kendisini aydınlatan bir ateş gibidir.Fakat bir gün Şems ortadan kaybolur ve Mevlana babasının ölümünün ardından ilk kez derin bir yasla sarsılır.Biricik dostu,günışığı Şems hiçbir haber vermeden aniden ortadan kaybolmuştur.İşte Mevlana için bu gidiş aslında bir başlangıç olacaktır.Şems'in ardından ona olan özlemini ve yaşadığı mutsuzluğu kendi dizelerinde anlatmaya başlar.Böylece bugün tüm dünyada okunan o rubailer ortaya çıkacaktır.


Şems'in ardından ise dolduramsa bile yerini Kuyumca Selahattin almış, bir süre Mevlana'ya yoldaşlık etmiştir.Selahattin'in ölümünün ardından ise Mevlana'nın öğrencisi de olan Hüsamettin Çelebi çıkagelmiş, Mevlana'nın emrine amade olduğunu belirterek yazdıklarını gelecek kuşaklara aktarabilmek adına kendisinin kaleme almak istediğini dile getirmiştir.Böylece bugün raflarda yerini almış olan Mesnevi'nin temelleri atılacaktır.Mevlana'nın ilk rubailerini kendisinin yazmasıyla başlayan Mesnevi yolculuğu Hüsamettin Çelebi'nin kalemine geçerek devam etmiştir.Bugün dünyanın en önemli edebi eserlerinden biri olarak kabul eden Mesnevi'de toplam yirmialtı bin beyit yer almaktadır.


Mevlana, yaşadığı döneme bıraktığı izden ziyade günümüze değin gelen düşünce sistemiyle anılmaktadır.Çünkü o bir din adamından çok çok önemli bir düşünce insani,bilgin ve şairdir.Tasavvuf edebiyatında onun gibi bir şair daha dünyaya gelmemiştir.Kendisinden sonra ise Hegel,Goethe,Nietzsche,Spinoza ve daha birçok ünlü düşünüre,yazara ilham kaynağı olmuştur.Hümanizmin temellerini daha 13.yy'da Anadolu topraklarına kazıyan Mevlana, aradan 800 yıl geçmesine rağmen bugün bütün dünya tarafından saygı duyularak anılan en önemli kültür miraslarımızdan birisidir.Ölümünde de farklı dinlerden birçok insanın buluşmasıyla,Mevlana'nın aslında tüm evrene mal olmuş bir kişilik olduğunu da gözler önüne serilmiştir.


2007 yılı Birleşmiş Milletler tarafından Mevlana Yılı ilan edilerek, hem kendisi hem de insanlığa kazandırmış olduğu barış ve sevgi felsefesiyle üst düzey platformlara ışık tutulmuştur. 


1273 yılında vefat eden Mevlana'nın türbesi, bugün piştiği ve yandığı şehir olan Konya'da bulunmaktadır.


Son olarak Mevlana'yı temsil eden semazenlerin dansı ise ilahi aşkı temsil etmektedir.Sağ elleri semaya, sol elleri de toprağa bakan semazenlerin kendileri etrafında dönüşü kalbe giden yolu temsil eder.Çünkü kişi kalbiyle varolur ve gökten aldığını toprağa verdiği sürece yeşerebilir.


Mevlana Celaleddin Rumi anısına...



"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel, ,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz...
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir. "


"Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyeceğim kimse olmadığından yalnızım ben."


"Ben ne insanlar gördüm üstünde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok."


"Herkes aynı fikirdeyse hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir."


"Aklın yoksa yandın, ya kalbin yoksa o zaman zaten sen yoksun ki."


"Denizin kenarına kadar, ayakların izi vardır. Ama denize girdikten sonra ne iz kalır, ne işaret."



"Sevgide güneş gibi ol,


dostluk ve kardeşlikte
akarsu gibi ol,

hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,

öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,

ya göründügün gibi ol."


Monday, January 17

Ekmekten kase yaptım,içlerine yumurta kırdım! =)

Yabancı bir yemek blogu takip ediyorum bir süredir ve arkadaşımın paylaştığı bağlantıyla kafamın üzerinde yanıp duran ampul, bir süredir söndürülmeyi bekliyordu.Ama elbette bunun için bir müşteriye ihtiyacım vardı!
Hiç üşenmeden kalktım, bir gün öncesinden kalmış çiçek ekmek toplarını değerlendirmeye koyuldum.İngilizce karşılığı 'Baked Eggs in Bread Bowls' olan bu güzel kahvaltı yiyeceğini pek sevdim(k)! ;)

Malzemeler :

-Top şeklinde ekmekler
-Yumurta
-Çeşitli baharatlar
-Sucuk
-Kaşar peyniri
-Biraz tuz

Yapılışı :

Öncelikle top ekmeklerin içlerini oyup kase formuna getiriyorsunuz.Ardından her birinin içine birer yumurta kırıp üzerini biraz tuzluyorsunuz.Sonrasında minik minik dilimlemiş olduğunuz sucuklarla süsleyip üzerlerine biraz kaşar peyniri dilimleyerek bu güzel yiyeceği taçlandırıyorsunuz.Son olarak da karabiber,pul biber,nane ve kekik gibi çeşitli baharatlarla hazırlık aşamasını noktalıyorsunuz.Ekmeklerinizi önceden ısıtmış olduğunuz fırına atıp yaklaşık 300 derecede 20 dakika kadar pişiriyorsunuz.Hepsi bu! Herkese afiyet olsun :)

Thursday, January 13

Rubailer / Ömer Hayyam

"Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir öürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:6

"Felek ne cömert aşağılık insanlara!
Han hamam,dolap değirmen,hep onlara.
Kendini satmayan adama ekmek yok:
Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!"
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:9

"Yel eser,umutlar savrulur gider;
Sensiz,bensiz kalır bağlar bahçeler;
Altın gümüşnen varsa harcamaya bak!
Ölür gidersin,düşmanın gelir yer."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:14

"Ne bilginler geldi,neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
Birer masal söyleyip uyuyakaldırlar."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:26

"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı felek usta,kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer ikişer;
Bitti mi oyun,sandıktayız hepimiz."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:28

"Dünya üç beş bilgisizin elinde;
Onlarca her bilgi kendilerinde.
Üzülme; eşek eşeği beğenir:
Hayır var sana kötü demelerinde."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:28

"Dedim: Artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
Derken aklım geldi başıma,bir de baktım:
Ömrüm gelip geçmiş,hiçbir şey bildiğim yok."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:29

"Ey kör! Bu yer,bu gök,bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!"
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:31

"Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
Kimselerin kulu kölesi değil misin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
Keyfine bak : En hoş dünyası olan sensin."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:36

"Yüce varlık bize bir beden verince
Sevmesini öğretti her şeyden önce
Sonra şu delik deşik yüreğimize
Mana incileri sakladı binlerce."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:39

"Aşk o yüce mimar, beden evimi kurunca
Aşk dersini yazdırdı bana her dersten önce
Sonra bir parça altın koparıp yüreğimden
Bir anahtar yaptı mana hazinelerine."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:45

"Sarhoş oldum mu aklım azalır;
Ayıldım mı sevincim dağılır.
Ne sarhoş ne ayık bir hal var ya?
En güzeli öyle yaşamaktır."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:60


"Bu zamanda az dostun olsun,daha iyi.
Herkesle uzaktan hoşbeş edip geçmeli.
Can gözünü açınca görüyor ki insan
En büyük düşmanıymış en çok güvendiği."
Rubailer/Ömer Hayyam Sayfa:71

En güzel keki ben yaptım!

Geçen hafta hızlıca bir kek yapmaya karar verdim.Genel olarak tüm kekleri yapmak kolaydır,fazla zamanınızı almaz ama hem sıradan olmasın hem de lezzetli olsun diye düşününce havuçlu,tarçınlı ve de ceviz süslemeli kek yapmaya karar verdim.Ardından 'Öğrenciler,Yeni Evliler ve Çalışanlar İçin Yemek Tarifleri' adlı pratik kitabıma göz attım.Aradığım tarif orada beni bekliyordu.Malzemelere kendimden de bir şeyler katarak hazırladığım karışımı fırına attım ve beklemeye başladım.Çıktığında sonuç beni görüntüsüyle cezbetti ve ben yemeden önce dakikalarca o keki seyredaldım...:)











Malzemeler :

-2 yumurta
-1/2 su bardağı şeker
-1 paket vanilya
-1 çay kaşığı kabartma tozu
-1 çay kaşığı tarçın
-1.5 su bardağı rendelenmiş havuç
-1/2 su bardağı sıvı yağ
-1.5 su bardağı un
-Üzerini süslemek için ceviz

Yapılışı :

Öncelikle yumurta ve şekeri mikserle çırpıyoruz ardından da havuç hariç diğer malzemeleri de ekleyerek mikserle karıştırmaya devam ediyoruz.İyice karıştıktan sonra rendelemiş olduğumuz havucu karışımın içine boşaltıyoruz.Bu kez mikserle değil,çatal yardımıyla havucun sıvı kek karışımıyla özdeşleşmesini sağlıyoruz.Ardından yağlamış olduğumuz kek kalıbına karışımı boşaltıyoruz ve son olarak üzerini ceviz parçalarıyla zevkimize göre süslüyoruz.Karışımımızı soğuk fırına atıp orta derecede iyice pişene kadar bekliyoruz.
Sonra da afiyetle yiyoruz:)

Tuesday, January 11

Aşk / Elif Şafak

"Dere eşeğin ayağına gelmez.Su içmek isteyen eşek kendisi dereye gider,unutma."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:114


"On İkinci Kural: Aşk bir seferdir.Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir.Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:118


"Başkalarının ne düşündüğüne fazla kafa yoruyorsun.Ama bilsen ki başkalarından kabul ve hürmet görmeyi ne kadar çok arzu edersen, onların tenkit ve dedikodularına da o kadar takılırsın."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:120


"Düzenim bozulur,hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme.Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?"
Aşk/Elif Şafak Sayfa:134


"Esas kirlilik dışta değil içte,kisvede değil kalpte olur.Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün,yıkandı mı temizlenir,suyla arınır.Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ başlamış haset ve art niyettir."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:146


"On dokuzuncu kural : Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırayla kendine borçlusun bunları.Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir.Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı,sevin.Yakında gül yollayacak demektir."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:176


"Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir.Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün.Gerisi zaten kendiliğinden gelir."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:177


"Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak,Hak'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:181


"Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan,suret ile yaftalar değil."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:183


"Yirmi üçüncü kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret.Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar,perişan olur onun için.Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı,kırar ve atar.Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:196


"...Yani sen şimdi her türlü art niyeti aklından geçir; onun bunun dedikodusunu yap,kuyusunu kaz; karısının kızının namusuna dil uzat; elin işte olsun,gözün oynaşta; camiden çıkar çıkmaz kıldığın namazı unut; sonra da iki koyun kesmekle,dört dua ezberlemekle her şey halloldu zannet! Boş yere abdest almakla uğraşma, eğer kalbini temizlemeyi bilmiyorsan evvela."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:229


"...Halife hayal kırıklığını saklamamış.'Leyla Leyla dedikleri bu mu Allah aşkına? Mecnun bunun neyine vurulmuş ki? Alelade bir kadın.Ne farkı var ötekilerden?'  Bunu duyan Leyla gülmüş. 'Evet, ben Leyla'yım ama sen Mecnun değilsin ki' diye cevap vermiş.'Sen beni bir de Mecnun'un gözlerinden görebilsen.Sanma ki başka türlü aşk denen sırra erebilesin.' "
Aşk/Elif Şafak Sayfa:241-242


"...Kimi balık sığ suda yaşar kimi balık derinlerde.Biz insanlar da öyleyiz.Fıtratımıza,kavrayışımıza göre şu veya bu katmanda kalıyor,orada yüzüyoruz."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:246


"Kader,hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir.Bu sebepten, 'ne yapalım kaderimiz böyle' deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir.Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir.Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:275


"Maalesef bu dünyada hemen herkesin gözü başkasının sinisinde.Acaba ötekinin kaç parası, ne kadar malı var? Sana ne be adam? Bak kendi işine.Senin yolun sana, benim yolum bana.Hangimizin yolunun daha âlâ olduğunu saptamak ise son tahlilde ne sana düşer ne bana."
Aşk/Elif Şafak Sayfa:279