Thursday, November 18

B o z c a a d a

Uzun bir sabahın ardından Geyikli İskelesi'ne varıyoruz.Ufukta feribotu gördüğüm an fonda süzülen tepecikli bir ada görüyorum.Evet orası,sisler ardında da olsa bizi kucaklamak için hazır.Az sonra feribot kalkıyor ve 35 dakikalık bir deniz yolculuğunun ardından adamıza varıyoruz.İlk önce adanın simgelerinden biri olan 'Bozcaada Kalesi' selamlıyor bizi.Ardından daracık sokaklarla bezeli çarşı meydanından geçerek şehir merkezine 1 km uzaklıktaki bağ evimize varıyoruz.Sımsıcak yaşlı bir çift karşılıyor bizi ve minik evimizi gezdiriyorz.Kısmen yerleşip biraz dinlendikten sonra hemen yola koyuluyoruz.Çarşı meydanına attığım ilk adımdan itibaren girdiğim rengarenk sokaklar beni kendilerine tutsak ediyor adeta.Ada'ya olan aşkım işte tam bu anda başlayıveriyor.Aniden ve savunmasız bir biçimde kavrayıveriyor tüm benliğimi.Adımlarım ilerledikçe de aşkım alevleniyor.Sevdiğim her şey burada sanki! Eski Rum evleriyle kaplı sokaklar,rengarenk kapı ve pencereler,arnavut kaldırımlı yollar,saksılar içinde rengarenk çiçekler,dört bir yandan sarkan sarmaşıklar,tüm çarşıya konuşlanmış olan sıcacık sokak kahveleri,el yapımı hediyelik eşyalardan oluşan sokak tezgahları,her yanda görebileceğiniz Ada'ya özgü üzümlerden yapılmış şaraplar,domates reçelleri ve kekik balı...Bir dükkanda okuduğum magnet üzerinde şöyle yazıyordu : 'Şarap,şiirin şişelenmiş halidir.' Belki şarap da öyledir ama bu ada başlı başına bir şiir adeta...Tarihi Meryem Ana Kilisesi'ni gördüğüm sokaktan dönünce bir anda karşımdaki duvarda resimlerle süslenmiş Edip Cansever şiiri göz kırpıyor bana.Biraz daha ilerliyorum ve bir sanat galerisi karşılıyor beni.Ardından çok daha gizemli bir sokakla karşı karşıya kalıyorum; kurumuş yapraklar,paslanmış demirler ve eski duvarlar...Biraz daha gittikçe eski Rum evlerinden bozma oteller görüyorum.Bu adada gördüklerim şüphesiz dünyanın en güzel otelleri.Sonra karşıma 'Şarap Takıları' imal eden bir dükkan çıkıyor.İçinde harika takılar var! Eğer siz de bir şarapseverseniz mutlaka görmelisiniz.Oradan çıkıyorum ve bir anda içinde bulunduğum Rum etkisi beni camilerin bulunduğu Türk mahallesine fırlatıveriyor.Olabildiğin
e alaturka ama bir o kadar da Rum esintilerinin hakim olduğu mahallede hayat oldukça sessiz.Bu sessizliğin keyfini de en çok Adalı kediler çıkarıyor.
Ada'da yapılacaklar elbette sokakları gezmekle sınırlı değil.Toplam dört adet şarap fabrikasının bulunduğu bu güzel kara parçasında keyfinizce şarap tadımlarına katılabiliyorsunuz.Şehir merkezindeki 'Polente Kafe'de mutlaka bir şeyler içiyorsunuz çünkü hem müzikleri hem de mimarisiyle sizi içine çekiveriyor.Bundan başka meydandaki 'Çınaraltı Kahvesi' de tavla oynamak,likör eşliğinde ikram edilen muhteşem Türk Kahvesi içmek için biçilmiş kaftan.Ada'da mevcut olan tek banka 'Ziraat Bankası',onun dışında yalnızca birkaç bankaya ait bankamatik bulunuyor.Bankanın olduğu meydanda 'İstiklal İlköğretim Okulu','Bozcaada Kalesi' ve 'Atatürk Heykeli' dimdik ayakta duruyor.Bunun dışında Ada'da tek bir eczanenin olduğunu da söylemek istiyorum.
Şehir dışında da görebileceğiniz birtakım yerler var elbette.Mevki olarak tanımlanıyor adanın bölgeleri.En batı burunda yani Çamlık Mevkiinde ise meşhur 'Rüzgar Gülleri' bulunuyor.Son yıllarda neredeyse tüm rock müzik gruplarının video klip çekmek için mesken tuttuğu bu bölgede toplam 17 adet rüzgar gülü bulunuyor.Her biri 44 metre uzunluğundaki bu güller,Haziran 2000'den beri faaliyet gösteriyor ve Türkiye'nin 3.Rüzgar Enerjisi Santrali olma özelliğini de elinde tutuyor.Yanına yaklaştığınızda büyülendiğiniz bu güller yaklaşık 30 bin kişinin enerji ihtiyacını karşılarken 82 bin ağaca da hayat vermiş oluyor.
Bir diğer güzel yer ise benim gidip de fotoğraflayamadığım 'Ayazma Plajı'.Yazın gidilmesi daha makbul olan plajın kumu da oldukça meşhur.
Bu kısa ada gezimizi en son şehir merkezinde bulunan 'Bozcaada Müzesi' ve 'Bozcaada Kalesi' ziyaretlerimizle tamamlarken adayla ilgili birçok değerli bilgi ve belgeyi toplayarak biz meraklılarla paylaşıp,işini gerçekten severek yaptığını sizinle birlikte müzeyi gezerken verdiği bilgilerden anladığınız Hakan Gürüney'i de burada hem tebrik ediyor hem de kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.Müzede Bozcaada ile ilgili aklınıza gelecek,gelmeyecek bir dolu bilgi-belge görebilmeniz mümkün.Eski ada fotoğraflarının da basılmış olduğu güzel kartpostalları da müze mağazasından alabilmeniz ise tadından yenmiyor.Merak edenler içi müzeye giriş öğrenciler ve öğretmenler için 3,sivil halk için ise 5 Türk Lirası.
Bozcaada Kalesi ise pek bakımlı bir kale olmamasına karşın oldukça büyük ve eski bir kale.İçinde biraz kırık dökük olduğunu düşündüğüm çeşitli çapalar,amforalar ve birtakım sütunlar sergileniyor.Buraya da giriş ücretli elbette; öğrenci ve öğretmenler burayı görmek için 1 lira öderken, normal kişiler ise 1,5 lira ödüyor.Kaleye ait özel bir broşür yok fakat bilet kesen amcadan 2 liraya Bozcaada'nın tamamıyla ilgili bilgi veren harika bir kitapçık almanız mümkün.
Son olarak alışveriş ve yemek konusuna değinmek istiyorum.Şarap için söyleyebileceğim şudur ki, adadaki tüm şarapevlerinin şarapları aynı tatta fakat aralarındaki tek fark fiyatları.Bu sebeple tat olarak değil ama bütçenizi düşünerek hareket edebilirsiniz.Domates reçeli için ise hem çarşı meydanındaki sokak tezgahlarını hem de yine çarşıda bulunan 'Salto Reçelleri'ni düşünebilirsiniz.Hediyelik eşyalar ise bu adaya ayrı bir renk katıyor.Gerek sokaklarda satılanlar,gerekse şirin mi şirin dükkanlarda olanlar beni benden aldı adeta.Kalbimi en çok fetheden dükkan ise 'Bacchus' oldu.Birbirinden orijinal süs eşyalarının bulunduğu dükkanda fiyatlar biraz normalin üzerinde fakat adadan hatıralara değer.
Gelelim adanın yemek kültürüne...Rum ve Türk karışımının birleşimi olan ada mutfağında oldukça fazla deniz ürünü mevcut.Şehir merkezindeki tüm restaurantlar balık servisi yapıyor neredeyse.Dilerseniz ara sokaklarda,ahşap sandalyeli masalarda karnınızı doyurabilir dilerseniz de liman boyunca uzanan çeşitli balık restaurantlarında yemeğinizi yiyebilirsiniz.Adada bir de 'Yaylım Büfe' bulunuyor ki birçok yemeği muhteşem.Eğer uygun fiyata öğle yemeği arayışına girerseniz burası tam aradığınız yer.Gözlemeleri,çiğ böreği,pideyi yapılırken izleyebiliyor olmanız da cabası.
Ben, uzun zamandır gidip görmek için yanıp tutuştuğum bu adaya resmen aşık olup döndüm.Aklım ve kalbim hala orada beni bekliyor.Umarım en kısa zamanda yeniden yolum düşer bu cennet mekana.Heredot boşuna dememiş bu sözünü : 'Tanrı bu adayı insanlar uzun ömürlü olsunlar diye yarattı.'

Tuesday, November 9

Çocuklar ve ebeveynleri

   Çocuklar neden özgüven sahibi olamıyorlar ve bunu yaşamlarının ileriki safhalarında da muhafaza ediyorlar biliyor musunuz? Cevabı oldukça basit aslında; 9 ay boyunca anne karnında hissettikleri güven duygusunu ve bağlılığı dışarıya çıktıktan sonra bulundukları hiçbir ortamda hissedemeyen çocuklar birer yetişkin olduklarında da bu duygudan yoksun olmanın verdiği çekingenlikle içlerine kapanık bir hayat sürmeye başlıyorlar.Böylece hayatın her aşamasında arka planda kalarak kendilerini kanıtlayabilecekleri durumlarda dahi bir adım geride durup düşünme ihtiyacı hissediyorlar.Durum böyle olunca düşünürken harcadıkları zaman su gibi akıp giderken sahip oldukları şansı da alıp götürüyor.
   Kendi kendilerine yetmeye çalışan ve ebeveynlerinden hiçbir zaman destek göremeyen ve her daim yaptıkları ya da yapmak istedikleri saçma bulunan çocuklar şüphesiz mutluluktan oldukça uzak bir yaşam sürüyorlar.Oysa ihtiyaçları olan tek şey biraz güven ve biraz destek,hepsi bu.Sevdikleri ve ilgi duydukları alanlarda ebeveynlerinden duydukları en küçük destek ve takdir edilme belirtisi bile çocukların gerek sosyal gerekse mesleki yaşantılarında oldukça güçlü bir motivasyon olgusu kazandırıyor onlara.Aksi takdirde çocuklar yoksun kalan duygulardan örülmüş duvarlar arasında çürüyüp gidiyorlar.Belki içlerinden bir ya da birkaç tanesi mücadele edip taş kalpli insanlar olarak yalnızca maddesel hedeflerine odaklanarak başarılı bir konuma geliyorlar.Fakat bu da ileride kuracakları kendi ailelerini ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyerek kişinin ruh sağlığının bozulmasına kadar gidebiliyor.Günümüzde de bunun birçok örneğini görebiliyoruz.Verdiğimiz tepkiler de 'o adamdan ya da kadından hiç beklemezdim' gibi cümlelerden ibaret oluyor.
   Tüm bu sebep-sonuç ilişkilerinden yola çıkarak anne-babaların çocuklarına sevginin yanısıra güven ve destek duygularını vermeleri gerektiğini şiddetle vurgulamak istiyorum.Çünkü ebeveyn olmak çocuğuna yalnızca harçlık verip önüne bir tabak yemek koymak değildir.Ebeveyn olmak bundan çok daha fazlasıdır; yaptığı bir şeyi göstermek isteyen çocuğuna 'işim var gelemem' dememektir,onunla konuşmaktır,doğduğu andan itibaren onun da kendisinden ve diğer herkesten ayrı bir birey olduğunu kabul ederek ona yaklaşmaktır.Arkadaşlarına ve seçimlerine saygı duymaktır.Yere düşeceğini bildiğinde bile üzerine gitmeyerek kendi tecrübelerini dilediğince yaşamasına izin vermektir.Çünkü hiçbir birey kendi yaşadığından daha iyi öğrenemez hayatı ve yine hiçbir birey bir şeyi denemeden emin olamaz.
   Lütfen çocuğunuz bir şey yapmak istediğinde ona karşı çıkmayın.Evet, belki yapacağının çok yanlış olduğunu biliyor ve engel olmak istiyorsunuzdur ama bırakın başlasın.Yapamadığını ya da yanıldığını gördükçe zaten kendisi vazgeçecektir.Ya da yapacağı şey size saçma ve anlamsız gelse bile belki onun için çok önemlidir.Belki somut bir getirisi yoktur kendisine ama ruhuna iyi geliyor olabilir.Sosyal ilişkilerini düzenliyor,mutluluğuna katkıda bulunuyor olabilir.Çocuğunuz bile olsa hiç kimsenin kendi içinde neler yaşadığını bilemezsiniz.Bunu en güzel kelimelerle ya da en güzel yollarla ifade etse bile hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz ve anlayamazsınız.Nitekim bazen anlamaya çalışmak da şart değildir zaten.Bırakın, her şey olacağına varır.Ama tüm bunlar olup biterken siz çocuğunuzla gurur duymayı sakın ihmal etmeyin.Hayatları boyunca birçok kişiden destek görme şansları olabilir ama hiçbir destek siz anne-babaların verdiğinden ileri gidemez,önemli olamaz.Çocuğunuzu önemseyin ve onu olduğu gibi kabul etmeyi öğrenin.

Thursday, November 4

Dünyaya giden yol

   Birçok yazı yazdım bugüne kadar fakat hiçbir yazıma başlarken dişi kimliğim bu kadar ağır basmamıştı.Evet, şu noktadan bitiş çizgisini görene dek yazacağım her harf dişi bir aslanın pençelerinin izidir.İzleri doğru takip ederseniz kraliçe aslana ulaşabilirsiniz.Ama yok, ben bilirimci davranıp da kafanızın dikine giderseniz işi yokuşa sürersiniz.Böylelikle kadınlar karşısında maça her zaman 1-0 mağlup başlarsınız.
   Ne erkekler ne de biz kadınlar haklıyız bu ikili çekişmede.Elbette her daim bir taraf baskın gelecek ve bir taraf da bunu kabullenecek ama sonuçta her birimizin insan olduğu gerçeğini ne siz ne de biz değiştirebileceğiz.Hayatın içinde sürekli bir oyundayız zaten ve ne bir hakemimiz var ne de kurallarımız.Olan biten her şey doğaçlamadan ibaret ve bizler de o doğaçlamanın kurbanlarıyız zaten.İşte şimdi bunun size nasıl olduğunu kanıtlamaya çalışacağım.Eğer hazırsanız birazdan düdük ötecek ve sizi bambaşka bir dünyaya değil, tam da bulunduğunuz gerçeğe götüreceğim.Şimdi her şey tamam olduğuna göre anlatmaya başlıyoruz.

   Yüzyıllardır ne yazarların ne sanatçıların ne doktorların ne de sade insanların çözebildiği birtakım klişeler günümüzde hala esrarengiz görünüşlerini korumakta.Oysa hepimiz biliyoruz ki, üzerinden birkaç yüzyıl da geçse,teknoloji de gelişse,insanlar insanlar insanlar da tartışsa bunların bir açıklaması,bir oluru ya da bir çözümü asla olmayacak.Varolduğunuz süre boyunca mutlaka sizler de sorgulayacaksınız aşkı,kadın-erkek ilişkilerini ve daha nicelerini...Belki bazılarınızın ayağı bir gün bu düşüncelere takılacak ve düşeceksiniz.Yere yığıldığınızda ise etrafınızda hiç kimseyi bulamayacak,saatlerce çırpınacak ama 'o an' geldiğinde yalnızca kendi çabalarınızla yeniden dimdik ayakta göreceksiniz kendinizi.Sonra da attığınız her adımda daha temkinli olacak,daha sağlam basacaksınız yere.Yürüdüğünüz yolun bir anlamı olmaya başlayacak; yönünüzü önceden bilerek yolculuğunuzun tadını çıkararak ilerleyeceksiniz.Gece olduğunda korkmak yerine yıldızları izlemekten keyif alacaksınız,gün ağarmaya başladığında gözlerinize dolan ışıkla gülümseyeceksiniz.Kuzeyden gelen rüzgarlar ürpertecek bedeninizi ama siz güzel paltonuza bakıp gülümseyerek sarınacaksınız.Sonra yağmur yağacak,ayaklarınızın içine sular dolacak ama güneşin yeniden açacağından emin olduğunuz için suyla birleştiğiniz o ana şükredeceksiniz.Çünkü biliyorsunuz,daha önce de yaşadınız bunu ve ertesi gün ışıl ışıl bir güneşle uyandınız gecenin yağmuruna inat.İlerleyeceksiniz ve yeni yerler keşfedeceksiniz.Yepyeni insanlarla tanışarak deneyimlerinizi paylaşacaksınız.Kimiyle dostluklarınız olacak,sımsıkı bağlanacaksınız birbirinize ama hepsi bir gün şiddetini yitirecek.Arada kaybettikleriniz de olacak.Üzüleceksiniz,ağlayacaksınız ve derin acılarla kavrulacaksınız.Fakat zaman geçip yol ilerledikçe hepsi geride kalacak.Birkaç metre öteye vardığınızda ardınızda buğulu bir görüntü bırakacaksınız.Daha da ilerlediğinizce o buğulu görüntü de gözden kaybolacak ve unutacaksınız.Hepsi yaşamınızın bir parçası olacak ve doğduğunuz andan ebediyete kavuştuğunuz ana kadar yazdığınız kitabın sayfalarını dolduracak.Yalnızca siz istediğinizde elinizde kalan hatıralar eşliğinde yad edeceksiniz geçmiş zamanı.Ama hiçbir zaman geri dönemeyecek,bir daha aynı anları tekrar yaşayamayacaksınız.İyisiyle,kötüsüyle hepsi geçip gidecek yaşam sayfalarınızdan...

   Tüm bunları adınız gibi bilseniz de yine sorgulayacaksınız ve yine 'neden' diye soracaksınız kendinize.Neden erkekler böyle? Kadınlar öyle olduğu için erkekler de böyle belki de.Ve erkekler de böyle olduğu için kadınlar şöyle.Bu kısır bir döngü sadece.Ne başını ne de sonunu bilebildiğiniz bir muamma.Çünkü erkekler her şeyi yapabileceklerini zannediyorlar ama iş icraata gelince tökezliyorlar çoğu zaman.Sonra bunu gururlarına yediremedikleri için türlü bahaneler uydurarak zafer kazanmaya çalışan bir atlet misali koşuyorlar da koşuyorlar...Siz yalnızca seyrediyorsunuz ya da koşarken size çarptıklarında düşüp bir yerinizi incitiyorsunuz.Yaranız iyileşinceye kadar da yapmadığınızı bırakmıyorsunuz onlara.Çünkü hak ettiklerini düşünüyorsunuz.Ne de olsa zafere ulaşma arzusuyla yanıp tutuşarak devirdikleri yolda sizi görmediler ya da görmemezlikten gelerek en bencil halleriyle geçtiler yanınızdan.Veya bilerek ya da bilmeyerek düşmenize sebep oldular.Yara açtılar bedeninizin en hassas noktalarında ve kanattılar durduk yerde.Sonra onca seyirci görüp koştu yanınıza ama bir tek o el uzanmadı yaralarınıza.Çünkü o çok meşguldü ve bitirmesi gereken bir yarışma vardı.Hayat yarışması! Bu yarışmanın sonunda zafer olmalıydı; çok para vermeliler,çok büyük şeylere sahip olmalılardı.Ancak her şeye sahip olduktan sonra size vakit ayırabilirlerdi ama o zaman geldiğinde de varlığınızı bile unutuyorlardı işte.Belki bunu onlar da istemiyordu,belki tek istedikleri başarıydı ama bunu hedeflerken ezip geçtiklerini hiçe sayıyorlardı işte.Biz kadınlar da hiç tanımadığımız seyircilerin yardımlarına muhtaç bir halde olduğumuz yerde kalarak sıradan hayatlarımıza devam ediyorduk.Belki bir telefon,belki bir mesaj ya da belki de bir kapı zili bekliyorduk.Bunlar da bir yana, biz önemsenmek ve gerçekten değer görmek istiyorduk.Yalnızca canımız yandığı için değil, insan olduğumuz için sevilmeyi bekliyorduk.Fakat her ne kadar birleşse de yollarımız birbirinden tamamen ayrıydı işte.Onların derdi yarışken,eğlenceyken bizimkisi da o kadar sıradan ve tekdüzeydi.Bizim büyük hedeflerimiz yoktu; tek amacımız gerçekten 'yaşamak'tı...Sayelerinde arada bir de olsa nabzımıza şahit olarak hayata döndük ve kesik kesik bir yaşama vasıl olabildik.Elbette biz de tamamiyle masum değildik ama masumiyetimizi kaybettiğimiz her durumun altında mutlaka onlar yatıyorlardı.Çünkü herkes insan gibi davranıp gerçekten sevdiğinde ve sevildiğinde zaten bütün yollar birleşirdi; ne savaş olurdu ne de biz barış diye bir kelime türetebilirdik.