Monday, May 31

Hammaddemiz kötülük

    Dün gece kişisel rahatsızlığımı en küçük miktarda belirterek ders çalışmaktan sıkıldığımı,yorulduğumu anlattım yazdığım bir şiirle.Bencilce ya da belki de basitçe küçük düşündüm.Bir an için kendimi dünyadan soyutladım;yeryüzünde kalmış tek değerli bireymişçesine isyan ettim.Oysa ne karnım açtı,ne güvenliğim ne de sağlığım tehlikedeydi.Yapmam gereken tek şey ders çalışmak ve sınavı öyle ya da böyle atlatmaktı.Ne de olsa o sınavı geçemezsem ucunda ölüm yoktu.Ya da bunun için kimse beni cezalandırmayacaktı.Bu denli küçük düşünceler arasında gelgitler yaşarken benim dışımda olan, gerçekten çaresizlikten kırılan insanların varlığından hiç haberim yoktu.Evet, uyandım ve gördüm ki; "Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım" diyerek yola koyulan yardım gemisine saldırmıştı İsrailli askerler.Uyku mahmurluğuyla neler olduğunu kavrayamadım önceleri,sonra dinledikçe,okudukça bu kez duyduklarıma inanamaz hale geldim.Belki Hiroşima'ya atılan bomba kadar büyük bir etki yaratmamıştı kabul, ama bana kalırsa hiçbir felaket birbiriyle karşılaştırılamayacak kadar kötüydü.Orada ölenler,yaralananlar da insandı ve onların de aileleri,çocukları,eşleri vardı.Söz konusu 'insan' hayatıydı ve nasıl oluyorsa yapacak hiçbir şey yoktu.
    
    Kelimelere dökerken, her şey şeffaflaşıyor ama bir o kadar da hafif geliyor sanki insana.Aslında düşündüğünüzde,derinlere yolculuk yaptığınızda korkarak ve geleceğiniz adına büyük endişeler duyarak idrak ediyorsunuz neler olduğunu.Tıpkı küçük bir çocuğun hayal ettiklerini çalakalem kağıda döktüğü gibi gözünüzde canlanıyor yaşananlar.Bir gemi, yardım etme amacıyla denizde miller katediyor, içinde her yaştan insan var ve karşı cepheden memnun olmayan şahıslar tarafından yağmalanıp alıkoyuluyor.Hayal ettiğiniz resme bir anda kan kırmızı boyalar dökülüyor.Bu noktada artık iyilik yapmanın bile kötülük yapmaktan daha fazla bedel ödettiğini fark ediyorsunuz.Tıpkı gün geçtikçe insanın özel yaşantısını da esir aldığı gibi kötülük, bağımlılık yaratan bir madde misali tattıkça alevlendiriyor gözlerdeki kini,şiddeti,öfkeyi...Sonra onsuz duramaz oluyorsunuz; bulunduğunuz çevreden kopup ait olmadığınız sularda yüzüyorsunuz.İnsanlıktan gitgide uzaklaşıyorsunuz.Bir süre sonra ise duygularınız ortadan kalkarken, kötülük en gerçekçi yüzüyle beyninizi,eylemlerinizi ve akabinde tüm hayatınızı ele geçiriyor.Son olarak altın vuruşla esirinizin kurbanı oluyorsunuz.Birileri sizi acınacak halde bir odada hareketsizce yatarken buluyor.Hayatınız sona ermiş,emekleriniz,sevgileriniz,gülümsemeleriniz boşa gitmiş...Her şey,her şey bir anda kanatlanıp uçuvermiş...
    
    Küresel ısınmanın insanlığın sonu olacağından bahsederken, KYOTO'yu bazı çıkarcı milletlere imzalatmaya çalışırken etrafımızda olup biten esas felaketleri unutuyoruz bence.Aslolan ne küresel ısınma ne savaş ne de başka bir şey...Aslolan kötülük...Bunu yapan da insanlığın ta kendisi...İnsanlar bulundukları yere kendilerini sürüklüyorlar adeta.Ama bazıları var ki, masum insanları da sürüklüyor yanında.İşte hal böyle olunca ortaya böyle haberler çıkıveriyor.Her dönem insanlık kendi kökünü kurutmak için savaşıyor sanki.Ve her dönemin kendince silahları ayrı.Ama temelde hammadde hiç değişmiyor : KÖTÜLÜK...

Sunday, May 23

Women always make things greater!?

Bir arkadaşımın iletisine yazmış olduğu yazıyı blogumda paylaşmak istedim.Öyle beğendim, öyle sevdim ki anlatamam =)

"Whatever u give a woman, she will make it greater. Give her sperm, she will give u a baby. Give her a house, she will give u a home. Give her groceries, she will give u a meal. Give her a smile and she will give u her heart. She multiplies and enlarges what she is given. So if u give her crap, be ready to receive a ton...of sh*#/" ! No man can deny !!! "

BİR BÜTÜN OLARAK TARTIŞMA TEKNİĞİ

Bu sabah alelacele bir makale yazmam gerekti ödev için.Malum öğrenci milletinin huyudur yumurta kapıya dayanınca iş kotarmak.Ben de Program Geliştirme dersi için yaptığım ödevle ilgili aktarmam gereken yorumları bir makale altında topladım.Eğitim bilimleriyle ilgili yazdığım ilk makaledir.Keyifli okumalar =)

Konu : Genel Öğretim Yöntemleri / Tartışma Tekniği


    Uzun yıllardır bilgiyi öğrencilere aktarmak için birçok teknik kullanılmıştır ve tartışma tekniği de bunlardan biridir.Bu tekniği biraz irdelediğimiz zaman anlatma ve soru-cevap tekniğinin bir bileşkesi olduğunu söyleyebiliriz.Elbette ki çok daha kapsamlı bir teknik olmasının yanında,özellikle bu iki farklı yöntemin özelliklerini içeren ayrı bir metottur.Çünkü tartışmada hem anlatma hem de soru ve cevaplar oldukça yoğundur.Fakat bu teknik ortamında kişiler kendi görüşlerini de savundukları için biraz daha geniş bir alana yayıldığını söyleyebiliriz.
    Yapılan araştırmalar doğrultusunda  tartışma tekniğinin hem demokratik bir süreçten geçtiğini hem de öğrencilerin kendilerini daha iyi ifade etmelerini  sağladığını söyleyebiliriz.Çünkü gerçekten adil bir ortamda uygulanan bu teknikle,öğrenciler kendi görüşlerini,kendi tecrübelerini ya da gözlemlerini özgür bir biçimde ifade etme şansı bulurlar.Aynı zamanda farklı fikirlerden bilgiler edinerek çoklu veri alışverişine ulaşabilirler.Bunun yanı sıra sosyalleşmeleri açısından önemli bir tekniktir tartışma çünkü her birey konuşmasına başladığı anda tek başınadır ve bir topluluğun önünde kendini düzgün bir biçimde ifade ederek özgüven kazanma yolunda büyük bir adım atar.Ayrıca zihin süzgecinden geçirdiği yaşantılarını,gözlemlerini ya da edinmiş olduğu bilgileri kendi cümleleriyle karşısındakilere aktarma çabasına girer.Böylece hem kendini daha rahat hissetmeyi öğrenir hem de ileriki yaşantısı için büyük tecrübeler elde etmiş olur.
    Her tekniğin olumsuz yanları olduğu gibi elbette tartışma tekniğinin de kişilere getirdiği olumsuz yanları vardır.Örneğin sürekli tartışma tekniğini kullanan bir öğretmen,vermek istediği bilgilerin büyük çoğunluğunu öğrencilere aktaramaz ve bir noktada işlenen konular eksik kalmış olur.Öte yandan öğrencileri daima bu tekniğe teşvik etmek kimi zaman bazı negatif sonuçlar doğurarak öğrencilerin kendilerini dış ortamda da tartışma modunda ifade etmelerine yol açabilir.Dolayısıyla tartışma metodu,daimi bir metot olmaktan çıkıp arada bir öğrencileri hem motive etmek hem de derse daha aktif bir şekilde katılmalarını sağlayabilmek adına pekiştireç olarak kullanılabilir.
    Kendi deneyimlerim doğrultusunda söyleyebilirim ki;tartışma tekniğinde öğrenci konumunda olduğum zamanlar oldukça keyif almıştım fakat bazen aslında savunmadığım birçok konuyu savunuyormuşçasına yeni fikirler öne sürmeye ve bunları karşımdakilere kanıtlamaya çalışmıştım.Kimi zaman gerçekten yetersiz kalıp pes ettiğim de olmuştu ama kimi zaman da kendimi zorlayarak her iki tarafa da objektif bakabilmeyi öğrenerek bazı tabuları yıkma şansı bulmuştum.Çünkü öyle zamanlar gelir ki hem toplum tarafından hem de çevresel etkilerden kalıplaşmış bakış açılarına büründüğünüzü ancak karşıt görüşleri de savunmak zorunda kaldığınızda fark edebilir ve böylece olaylara iki farklı gözlükle bakmayı öğrenebilirsiniz.Tüm bu fikirsel çatışmaların ya da zihinsel üretimlerin dışında sosyal anlamda da kendinizi çok daha özgüven kazanmış bir birey olarak hissedersiniz tartışmadan çıktığınızda.Çünkü daha önce hiç mecbur kalmamış olsanız da tartışmanın içine düştüğünüz anda bir şekilde mutlaka kendinizi birçok insanın önünde yüksek sesle konuşurken bulursunuz ve eş zamanlı olarak beyin fırtınası da yaratarak hem bilişsel hem duyuşsal hem de psikomotor becerilerinizi ortaya koyarak birçok yönden kendinize ve çevrenize katkı sağlamış olursunuz.



Thursday, May 13

Yağmur gerekliydi bu gece...

Yağmur gibi yağmazsam ben de,
İçim rahat etmeyecek bu gece.

Sabırla bekliyordum,
Düşen tek bir damlayla
Akıverdi benliğim bir çırpıda.

Kimin ne mazereti var bilmiyorum
Kimin aklını ne kadar kurcalıyorum kestiremiyorum
Belki kimsenin aklına bile gelmiyorum
Ama sanırım mutlu olmam için tek sebebim sağlıkla nefes alabiliyor olmam.

Dünyaya gelmemdeki en büyük etken olan insan
Bugün tek bir hatamda siliverdi beni;aramadı,sormadı ve aramayacak da muhtemelen...

En yakın aile arkadaşım,birçok tecrübemi paylaştığım küçük insan bile,
Söz konusu ben olduğumda yanıtsız bıraktı sorularımı
Ben yineledikçe sıkıldı;kapattı kapılarını sıkıca.

Bugün neler yaşadığımdan haberdar bile olmayan en yakınım ise,
Yanımda olmak,derdimi paylaşmak bir yana dursun;
Aramadı bile...

Diyorum ya...
Bu yağmur gerçekten gerekliydi;
Herkes için...
Her şey için...













"Nefret ya da sevgi nağmeleri,benliğimizi ortaya koyan en kaydadeğer bestelerdir.Bazen yalnızca hüzün dolu içki masalarına eşlik ederler,bazense mutluluk dansının figürlerini yaratırlar."

Monday, May 10

İki yakası bir araya gelmeyen İSTANBUL...

Yaşadığınız şehri ne kadar tanıyorsunuz hiç düşündünüz mü? Bir gün hiç kendi kendinize dediniz mi acaba bu kentin sokakları ne kokuyor,hangi izleri taşıyor diye? 

Ben uzun zamandır İstanbul'un izini sürmekteyim.Gerek müzeleri,çarşıları,meydanları;gerekse tarihi dokusunu birinci eldenmişçesine yansıtan çeşitli boğaziçi semtleriyle doğup büyüdüğüm ve şimdi de yaşadığım şehri her geçen gün biraz daha yakından tanıma çabasındayım.Ve duyduğum hiçbir olumsuz eleştiri,kirli yorum ve bilgisizce ahkam kesmeler beni zerre kadar ilgilendirmiyor! Çünkü hiçbir İstanbul yaşayanı,nasıl bir şansa sahip olduğunun farkında değil.Farkındalık bir yana dursun;İstanbul hakkında tek bildikleri trafik,kirli hava ve yırtıcı insanlar...Hal böyle olunca da insanlar bir girdapta kaybolmuşçasına savrulup gidiyor en derinlere.Giderken de hiçbir şey görmüyorlar,belki istedikleri için belki de çaresiz kaldıklarından...Ama eminim ki,tüm olumsuzluklara rağmen en yaşanası şehirlerin başında geliyor İstanbul.Ne Ankara ne İzmir ne de Bursa hiçbir zaman İstanbul olamayacak ve İstanbul'da 'yaşam'ı tatmayanlar daima kıskançlıkla uzaktan bakacak bu güzel kıza.Herkes bilir;kedi erişemediği ciğere mundar der(miş)...

Bunlar bir yana,biz İstanbul'un güzelliklerinden bahsetmeye devam edelim.İstanbul öyle bir şehir ki,mazlum görünümüyle bile sizi büyüler ve kendi içinde masallar diyarına sürükler;anlamazsınız...Dertlidir her daim ama Bebek'ten bir baktırır kendisine ve sebepsiz mutluluklar doğurur benliğinizde.Bu şehirde hiç sıkılmazsınız.Gece gündüz demeden,aylar da geçse yıllar da tükense tüketemezsiniz İstanbul'u.(Bkz.Ömür Biter İstanbul Bitmez programı)Hiçbir şehir için bu denli çok şiir,şarkı,roman yazılmamıştır belki de.Ya da hiçbir şehrin içinden deniz geçmemiştir dünyanın hiçbir yerinde.İşte bu yüzden iki yakası bir türlü bir araya gelmez bu şehrin;her an bir koşuşturma ve hengame içinde capcanlı ve bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle durakları es geçen otobüs gibidir.Anı anına,günü gününe,olayı olayına uymaz.Uzaktan seyredenler bile ayrı bir keyif alır;yakınlaşanlar ise müptelası olur.İstanbul'u yaşadıkça aşkınız daha da alevlenir,yangınından duramazsınız.Tutku dolu bir tango dansı gibidir bu şehir;sert figürleriyle ordan oraya vurur sizi ve asaletini de denizinin renginden alır.Atardamarlarından durmadan sayısız gemi geçer;kimi yük taşır kimi insan...Her bir metrekaresi tarih kokar ve size görmek istediğiniz yüzünü gösterir İstanbul...İşte en önemlisi budur;kiminin zihninde pahalılık,trafik canlanırken kiminin gözleri Galata'dan Çengelköy'e bir tabloyla boyanır.

Mutsuz olduğunuzda,ortada hiçbir sebep yokken çıkın boğaz turu yapın.Arkadaş da aramayın yanınıza çünkü size en iyi arkadaş İstanbul'un ta kendisidir zaten.Canınız kahve mi çekti;gidin Cihangir'de yudumlayın sevdiceğinizi.Haliç kıyılarında seyre dalmak mı istiyorsunuz;çıkın Pierre Loti'ye ve bakın doya doya...Olmadı Galata Kulesi'ne varın sessizce...

Bazen de İstanbul'u dinleyin gözleriniz kapalı,tıpkı Orhan Veli'nin dediği gibi çünkü bu şehir gözleriniz kapalıyken bile kalp atışlarını en derinden hissettirir size.

(Kapalıçarşı'dan başlayın alışverişe,Sultanahmet'te Osmanlı dönemine geri dönün...Oradan Eminönü Meydanı'nda güvercinlere yem verin;Galata Köprüsü'nde mola verip biranızı yudumlayın,devam edin ve Tophane'de bir nargile için,İstanbul Modern Sanat Müzesi'ni gezerek ufkunuzu genişletin,Beşiktaş'tan Ortaköy'e ilerleyin ve bir çay molası verin,boğaz havasına doymadıysanız Ortaköy'den Emirgan'a doğru yürüyün sahilden(biraz uzak ama değer,Rumeli Hisarı'na çıkın mutlaka;bir de tepeden bakın boğaza,oradan geçin karşıya Kanlıca'da yoğurt yiyin,Çengelköy Çınaraltı Çay Bahçesi'ne mutlaka uğrayın ve devamında Beylerbeyi Sarayını ziyaret edin,Kuzguncuk'a varın ve tüm dertlerinizi unutun,Üsküdar'da Mihrimah Sultan Camii'ne bakarak hikayesini hatırlayın,biraz daha yürüyün sahilden ve Kızkulesi'ne şöyle dünya gözüyle bir kez bakın,Kadıköy'e ulaşınca Süreyya Operası'nda bir etkinliğe dahil olun,Moda sahiline inin ve dondurma yiyin,Fenerbahçe'ye gidip limanın dinginliğinde kaybolun,Bağdat Caddesi'ne gidip alışveriş yapın ya da amaçsızca dolaşın,sonra tekrar Avrupa yakasına dönüp Taksim'e geçin;İstiklal'i boydan boya yürüyüp arkadaşlarınızla oyunlar oynayın,Tünel'de kızarmış patates yiyip ucuz pasajlardan alışveriş yapın,oralar kesmediyse dönün Nişantaşı'na gidin ve şehrin kozmopolitliğine hayret edin,yok ille de tarih,kültür diyorsanız gidin Kariye Müzesi'ndeki fresklere bırakın kendinizi,ordan Mihrimah Sultan Camii'nin diğerine adım atın ve dönüşte mutlaka Fatih Camii'ndeki Fatih Sultan Mehmet türbesini görün,yetmezse;Süleymaniye'ye ilerleyin,Tahtakale'de Mahmutpaşa'da ucuza alışveriş yapın,yine yetmez diyorsanız tekrar Anadolu'nun bağrına bırakın kendinizi;Polonezköy'e gidin,Beykoz sokaklarından sahile inin,Anadolu Kavağı'na gidip balık ekmek yiyin,yalıları seyredin uzaktan,sonra yeniden karşıya dönüp Garipçe Köyü'nde fotoğraf çekin,Tarabya sahilinde tatlı yiyin,Emirgan'daki Sabancı Müzesi'ni gezin,ya da Adalar'a uzatın elinizi...Belki unuttuğum birçok yer vardır;bunlar ilk aklıma gelenlerdi...Hayatınızda bir kez de olsa İstanbul'u gerçekten doyasıya gezin)