Wednesday, March 24

İyi kalpli olmak

Televizyon furyası hakkında elbette söylenecek çok şey var ama en çok da olumsuzluklardan bahsetmeye eğilimli bir ülkeyiz.Bunun için otoriteleri mi suçlamalıyız yoksa halkımızı mı? İşe, iki açıdan da bakmak lazım aslında.Öncelikle bir düşünün;yapımcılar neden bu kadar çok gereksiz,yararsız ve boş programlar yapıyor dersiniz? Cevabı çok basit : reytingleri yüksek ve bunun geri dönüşümü olan maddiyat da cabası.Peki diğer açıdan bakarsak;bu programlar yapıldığına göre izleyen kesim oldukça geniş olduğunu söyleyebiliriz.Bu noktada haliyle salt yapımcıları suçlamak da oldukça yersiz.Türk halkının kültür seviyesi bu denli düşük ve vizyonu dar olduğu sürece,otoriteleri de pek suçlayamıyor insan.Fakat başka bir açıdan da düşünürsek;bu halk nasıl daha üst seviyelere ulaşır,daha fazla gelişir?İşte bu noktada emin olmamız gerek bir şey var ki o da belli seviyeye gelmiş ve tabir-i caizse halka mal olmuş insanların hem kendilerine,hem de halka mal olmak için geçtikleri yollara,vardıkları noktalara çok ama çok dikkat etmeleri gerekiyor.Neden? Çünkü onlar halkı yönlendirip de iyileşmeleri için onlara rol model olmazlarsa,bu tür(!)programlarla ancak daha geriye gidebiliriz.
Bu konuya nereden geldiğimi de anlatmak istiyorum.Bugün 'Her Şey Tadında' adlı bir program izledim.Hem yemekler hem de konuk, beni programa çekmişti açıkçası.*Paella,gazpacho ve tortilla...Bir de üzerine Nebil Özgentürk olunca!..İspanyol kültürünün yapı taşlarından olan yemeklerin yapılışlarını izlerken Nebil Özgentürk'ün eğitici ve anlamlı sohbetini dinlemek tadından yenmez oldu benim için.Birçok konuda konuşuldu fakat beni en çok etkileyen sözü şu oldu : "Ben ders olan bir filmi izlemem.Ben bir tarihçi olarak zaten dersime çalışıyorum.(Dersimiz:Atatürk filmi için konuşuyor)Önemli olan bir filmin iyi kalpli olmayı aşılamasıdır.Espriler olurken her zaman düşündürmeli ve eğitmelidir.Son zamanlarda yapılan 'Eyvah Eyvah' filmi işte öyle bir filmdi.Filme girdiğinizde bol bol gülüyorsunuz ama hiçbir şekilde size bir magandayı ya da bir hırsızı övmüyor,onu örnek göstermiyor.Salondan ayrılırken hem gülmekte hem düşünmekte hem de iyi kalpli duygularla insanlara geri dönmekte oluyorsunuz..."
İyi kalpli olmak...Gerçekten çok önemli.Her şeyi ortaya koyarken içine iyi bir kalp de bırakmak esas olmalı.Bu yemekler için de geçerli,söylenen şarkılar ve yapılan programlar için de...Bizi geleceğe götüren iyi kalp eşliğinde gelişen bir akıl olmalı ki,bu çok da zor bir şey değil herkes hemfikir olduğunda.

*Paella : deniz mahsülleriyle yapılan bir İspanyol pilavı
*Gazpacho : yoğun olarak domates eşliğinde yapılan soğuk İspanyol çorbası
*Tortilla : İspanyolların geleneksel omleti

Tuesday, March 23

Her şey değişiyor...

Bugün fark ettim ki,her şey değişiyor.Ben sürekli yenileniyorum.Her yeni güne,yepyeni bir insan olarak uyanıyorum.Ve her gece başımı yastığıma koyduğumda bambaşka bir dünya hayal ediyorum zihnimde.Eskiden sevmediklerime hayran olmaya başlıyorum.Kendimi sorguluyor,olanlara hayret ediyorum.Sanki her dakika birbirinden asırlarca uzak ve her an birbirini tamamlayan yapboz parçaları gibi adeta...Hayatın ta kendisi işte bu...Okunan kitaplar,dinlenen müzikler,izlenen filmler...Hepsi tamamen değişiyor.Gün bile aynı kalmıyor.Yıllar geçiyor.Zaman öyle hızlı akıp gidiyor ki,bazen hızına yetişmek imkansızlaşırken işte,aradaki parçalar boşlukları dolduruyor.
Her şey,her an değişmeye devam etmeye devam ediyor ve edecek...

Monday, March 22

Ahh sağlık ahh,sen nelere kadirsin!

İnsanın sağlığını kaybetme korkusu kadar ciddi ve can yakıcı bir korku yokmuş,son iki günde bunu çok iyi anladım.Asla elime almadığım yeşil çay fincanımı elimden düşürmez oldum,bağımlısı olduğum kahveyle ve çikolatayla ise ölesiye küstüm diyebilirim.Tabi bunun en önemli sebeplerinden biri de gündelik hayatımda sahip olduğum kötü beslenme alışkanlıklarım,spor yapmayışım ve ciddi anlamda kalpazan oluşum!Çok kızdım kendime bu süre zarfında;iç hesaplaşmalar,kendi içimdeki kavgalarım,savaşlarım...Öyle ki,bu durum rüyalarıma musallat oldu.İki gecedir gördüğüm birbirinden bağımsız ve saçma rüyaların etkisinde berbat bir şekilde uyanıyorum uykumdan.Üzerine bir de içten içe beni yiyip bitiren delice kurgularım eklenince tam anlamıyla dibe vurduğumu hissettim ki,bugün biraz daha iyi olduğumu fark edince dünyanın en mutlu ve en pozitif insanı oluverdim bir anda.Kanser tedavisi görüp de ikinci baharını yaşarken hayatına dair insanlara küçük küçük notlardan oluşan kitaplar yazan insanları pek anlamazdım halbuki.Ama şimdi fark ettim ki,insan sağlığıyla ilgili bir tehditle karşılaşıp da o tehdidin elinden kurtulunca bambaşka bakıyor dünyaya,insanlara.Daha önce de bahsetmiştim bir yazımda,arada bir hastanelere gidip oraları görmek lazım.İnanın halinize şükretmekten alamıyorsunuz kendinizi.Oradan çıktıktan sonra aldığınız derin ve sağlıklı bir nefes,inanın cebinizde hiç para olmamasından bile değerli.Hatta varsın birkaç kazağınız,pantolonunuz eksik olsun ama tüm yatırımınız bedeninize ve ruhunuza olsun.Şu kısacık zamandan inanılmaz büyük sonuçlar çıkardım ve şimdi yenilenmeye başladığımı hissediyorum.Beslenme,spor ve iyi vakit...Hem yaşlandığınızda hem de son yolculuğunuza uğurlandığınızda yanınıza kalacak yegane değerler bunlar.Bu yüzden güzel yiyin,güzel gezin,eğlenin ve spor yapın!

Thursday, March 18

1915'ten günümüze...

Bugün 18 Mart 2010 Çanakkale Deniz Zaferimizin 95. yıldönümü.Ülkemizin dört bir yanında şehitlerimiz törenlerle anılırken,günümüz Türkiyesinde durumlar oldukça vahim.
18 Mart...Her Türk vatandaşı için çok önemli ve anlam dolu bir gün olduğu aşikar fakat benim için apayrı bir yeri var artık bugünün.Çünkü her yıl ister istemez 18 Mart'ta ruhlarınız 1915'in Çanakkalesinde buluşup tek bir yürekten pompalar kanınızı vücutlarınıza.Aranızda usul usul dolaşır kahramanlık öyküleri ve efsaneler gün boyunca.Kiminizin gözleri dolar,kiminiz de o günlere dair ne varsa daha derinden araştırır durur.Bense bugün için çok farklı planlar yapmıştım.Şu yaşıma kadar okuduğum,araştırdığım ve edindiğim tüm bilgilerle akşam saatlerinden itibaren İZ TV'de yayınlanacak olan 'Çanakkale Gecesi'ni izleyerek öğrendiklerimi birleştirip bugüne ait duygu ve düşüncelerimi kelimelere dökecektim fakat bir şey oldu ve ben bundan vazgeçtim.Tamamen değil belki ama şimdilik ciddi anlamda hevesimin kaçtığını söyleyebilirim çünkü haberleri izledim.Evet,günün haberlerini izlediğim için her şeyden olduğu gibi hem bugüne ait o anlamlı yazımdan,hem bu ülkenin geleceğinden hem de yaşam zevki denen o duygudan vazgeçtim.Dediğim gibi belki de anlık bir şey bu ama benim elimi ayağımı çekti şu an için.Neden mi?
95 yıl önce bugün;Ermeni,Yahudi,Hristiyan,Müslüman vatandaşlarımızla tek bir yürek olup canlarımızı hiçe sayarak feda edecek kadar çok seviyorduk ülkemizi.Aslolan bağımsızlığımız,vatanımızın huzuru ve insanlarımızın kardeşçe yaşamasıydı.O gün ölen onca insan;atalarımız çağdaş,huzur ve mutluluk dolu,bağımsız bir Türkiye için atmışlardı kendilerini düşman önüne.Mustafa Kemal de onlara savaşmayı değil,ölmeyi emretmişti nitekim.Ama şimdi bugüne baktığınızda ne görüyorsunuz?Sizce amaçlarına ulaştılar mı?O kanların boşa döküldüğünü düşünmüyor musunuz? Kim bozdu bu düzeni demiyor musunuz hiç? Ya da kimler? 
Evet bugün 18 Mart 2010.Aradan geçen 95 yıldan sonra bir yanda buruk ve sönük bir şekilde formalite tadında gerçekleştirilen 'olası' törenlerin 10 dakikalık gösterimi ardından gelen günümüz haberleri...Önce doğuya gidiyoruz;Erzincan Üniversitesi rektörü Erdoğan Büyükkasap'ın intiharını aktarıyor televizyon.Ardından geçen hafta tramvay kazasından sonra komaya giren lise öğrencisinin bugün kalbinin durduğunu söylüyor spiker.Sonra başbakan(!) çıkıp aleni bir biçimde kameralara diyor ki:'Ülkede 170 bin Ermeni var ve bunlardan 70 bini benim vatandaşım diğer 100 binine hadi memleketinize gidin diyebilirim.'Ardından Ermenistan başbakanı Sarkisyan da yanıtlıyor:'Bu tür açıklamalar politik ilişkileri iyiye,güzele götürmez.Bu açıklamalar beni Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan olaylara götürüyor.' (...) Bunlar bitiyor- geri kafalılık mı desem cehalet mi desem bilemiyorum;anlamıyorum- yeni bir cinayet türüyor;sevdiği kızdan aşkına karşılık bulamayan genç,kızın evini basarak hem annesini hem de kızı öldürerek kızın kardeşinin de yaralanmasına sebep oluyor.Bu olay İstanbul'un göbeğinde,21. yüzyılda yaşanıyor.Öte yandan üniversite mezunu(!) bir yaratık Atatürk heykeline saldırarak üzerine nazi sembolü yapıyor.Durun ve düşünün.Silkelenin de kendinize gelin lütfen.1915'ten bu yana bir adım öteye dahi gidemediğimiz gibi,gün geçtikçe kilometrelerce geriye sürükleniyoruz.Ne iktidar,ne bu cahiller cahili Türk halkı yaşadığı hiçbir şeyden ıslah olmuyor.Her gün bir sürü insan çıkıp isyan etmesini,şikayetlerde bulunmasını gayet iyi bilirken iş icraata geldiğinde aniden kör-sağır-dilsiz kesiliyor.
Şimdi biri çıkıp da söylesin bana o kanlar ne için döküldü? Neden geçirmedik düşmanları Çanakkale'den? Neden kazandık bağımsızlığımızı? Neden hep bir ağızdan marşlar söyleyip Mustafa Kemal'in peşinden gittik tereddüt etmeden? Arabaların arkasına 'Atam İzindeyiz' yazmakla,bayram günleri şiirler okuyup bayraklar asmakla,Atatürk filmleri yapmakla olmuyor hiçbir şey.
Bugün 18 Mart 2010 ama inanıyorum ki,hem de öyle yürekten inanıyorum ki 1915'ten asırlarca geride bir tarihe denk gelen bir 18 Mart bugün...Bırakın ulaşmayı,mücadele etmeyi;hedeflerini bilmeyen,günü yaşamayı seçmiş,para verenin ağız kokusunu çeken ve her pisliğe boyun eğen bir millete dönüşmüşüz.Bugün 18 Mart olduğu için üzgünüm;çünkü atalarımızın kemikleri çok derinden sızlamakta bugün...

Saturday, March 13

Suskun




Bazen için içini yer,

Etrafın bir anda kararır

Ama devam edersin,

Her şeyi olduğu gibi,hep aynıymış gibi

Kabul edersin.

Bazen de seslerin içinde boğulursun,

Haykırmak istersin;kalbini dışa vurmak

Ama dudakların mühürlenir;açamazsın.

Bazen geçmişe kucak açarsın,

Bulunduğun yerden fersah fersah uzaktır ruhun,

Ama aklın bir türlü göndermez bedenini oraya.

Bazen sözler akıp gider zihninden,

Doğrulup yakalamak istersin

Ama gözlerin senden önce davranır;derin bir uykuya dalarsın.

Bazen mutsuzluğuna yenik düşersin,

Hayatı zerresine kadar umursamaz,

Gülebilenlere düşman kesilirsin

Ama doğan günden önce bir adım öteye gidemezsin.

Bazen gözyaşların yüreğine akar ince ince,

Kaskatı kesilirsin

Ama parmağını bile kıpırdatamazsın.




Bazen de tüm ışıkları söndürmek istersin,

Gözlerini kapayıp bir daha hiç uyanmamak,

Sonsuza dek sağırlaşmak.

Ama yapamazsın.

Çok istersin,delicesine istersin 

Ama seni senden öteye götüremezsin.

Thursday, March 11

Önemli olmak

"Üstelik acı,kelime olarak bile içimizi ürpertirken onun bambaşka değerlerde anlam bulması da iyi ya da kötü diye adlandırdığımız,bir gruba dahil ettiğimiz tüm genelgeçer kuralları yıkıp geçebilir bir çırpıda."
Bir varlık varolduğu için mi bir öneme sahiptir yeryüzünde yoksa kimine göre daha anlamlı ya da anlamsız olduğu için mi?Baktığınız zaman ikinci düşünce daha doğru gelecektir şüphesiz çünkü hiçbir zaman bu konuda genelleme yapmanız mümkün olmaz.Örneğin kitaplar güzeldir,iyidir ve okunmalıdır diye bilinir ama hepsi öyle mi sizce?Yani sırf kitap olduğu için yazılan her şey okunmalı mıdır? Ya da okunduğu zaman bir yarar sağlamalı mıdır? Elbette hayır.Her zaman ortaya bir iş konur ve emek harcanır belki ama insanlığa katkısı var mıdır yok mudur,işte orası tartışmaya açıktır.Diğer yandan baktığınız zaman edebi klasikler arasında olan bir roman,bir kişiyi katliama ya da hırsızlığa sevk ederken başka birinde çok derin ve insancıl duygular uyandırabilir.Tam burada ise devreye kişilerin göreceliği veya tam anlamıyla insani özelliklerin farklılığı girer.Ne yazık ki bu durum söz konusu olduğunda o varlığa bir değer biçmeniz neredeyse imkansızlaşır.Nasıl ki bir şarkı bir kişi için hayatının anlamını ifade ederken başka bir kişi tarafından hiç bilinmiyorsa,bu noktada da insanlardaki yaşanmışlıklar esastır.
O kadar çok somut varlık mevcut ki dünyamızda,elbette ki hepsinden haberdar olamıyoruz çoğu zaman.Bazılarını öğrendikçe yaşamımıza dahil ederken,bazılarını ise merak bile etmiyoruz.Peki önemli olarak adlandırdığımız bu varlıklar aslında sadece bize yarar sağladıkları için mi önemliler yoksa altlarında yatan bambaşka manalar mı mevcut? Sanırım salt yararı gerekçe olarak göstermek doğru değil çünkü bize acı çektirdiği halde sevdiğimiz sevgili de önemlidir bizim için verdiği zarara rağmen.Zarar diyorum ama bu bile kişiye göre farklı anlamlar içerebilir.Örneğin çekilen o acı bir müzisyene hayatının bestesi olarak geri dönerken,bir edebiyatçıya da başyapıt kazandırabilir pek tabii.Üstelik acı,kelime olarak bile içimizi ürpertirken onun bambaşka değerlerde anlam bulması da iyi ya da kötü diye adlandırdığımız,bir gruba dahil ettiğimiz tüm genelgeçer kuralları yıkıp geçebilir bir çırpıda.Çünkü her şey insandan ve insanın yaradılışından,sahip olduğu tecrübelerinden ibarettir.Ve bunu en güzel anlatan şiiri paylaşmak da boynumun borcudur.
EĞER
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!
Can YÜCEL


Wednesday, March 10

Kürk Mantolu Madonna

 
"Akıcı ama bir o kadar da şahane dili olan kitapta,insan hallerine getirilen yorumlar ve günlük hayatta sürekli yaşadığımız fakat tanımlamadığımız birçok olay sanki hayatta yaşanabilecek mümkün olayların ve karşılaşılan muhtemel durumların bir özetiymişçesine edebi bir şekilde aktarılıyor okuyucuya."
 





Yaşım gereği pek fazla yaşantıya tanıklık ettiğimi söylemem doğru olmaz.Fakat geçirdiğim onca yılda beni derinden etkileyen birkaç olay yaşadığımdan bahsedebilirim.En eskilerden ilk hatırladığım babamla izlemiş olduğum Aslan Kral filmidir.Filmden öylesine etkilenmiştim ki,sonrasında da defalarca izlemeye gereksinim duyduğumu hatırlıyorum ve bugün hala,aradan geçen uzun zamana rağmen sahneler gözümün önüne gelebiliyor.Sonrasında,ilkokula gittiğim sıralarda teyzemin hediye ettiği Aptal Hamdi adlı kitabı okumuş ve herkese tavsiye etmiştim.Hatta bir keresinde annem,bir arkadaşının benim yaşlarımda bir kızı olduğunu ve ona okuması için kitabımı ödünç vermemi istediğini söylediğinde hiç ikilemeden vermiştim fakat geri dönüşü aynı şekilde olmamış;kitap tamamen dağılıp tekrar toparlanmaya çalışılmış bir şekilde elime ulaşmıştı.Çok değer verdiğim bir kitap olduğu için ne yenisini almıştım ne de elimdekine tekrar bir müdahalede bulunmuştum.Fakat o gün bugündür,birine kitap verirken iki kereden bile daha fazla düşünürüm.Neyse,gel zaman git zaman çocukluğum sona erdi ve iki yıl önce bir roman okudum;Kumral Ada Mavi Tuna.Buket Uzuner’in kitaplarını hep sevmişimdir fakat bu bambaşkaydı.İnsanı sarsan ama bir o kadar da sürükleyen,olağanca gerçekliğiyle derin izler bırakan bir romandı.Öyle merak içinde çeviriyordum ki sayfaları,beşyüz sayfalık kitabı üç gün içinde bitirivermiştim.Tabii hep sabahlayarak,salt o romanın içinde yaşayarak…O romandan sonra okuduğum hiçbir kitap beni o denli etkilememişti.Sabun köpüğü gibi uçup gitmişti zihnimden.Ama okuduğum son roman…İşte o andan sonra ilk kez yeniden okumanın nasıl huzur verici,ruhu ne denli besleyici bir eylem olduğuna yeniden ve yürekten inandım.Bir saat kadar önce bitirdiğim fakat henüz etkisinden kurtulamadığım için sıcağı sıcağına Kürk Mantolu Madonna hakkındaki görüşlerimi yazmak istiyorum.
Raif adında bir Türk ile Maria adlı bir alman ressam arasında geçen dokunaklı ve hazin bir aşk hikayesi oluşturuyor kitabın anlatımını.Kitabı özetlemeyi düşünmediğim için bende bıraktığı etkisinden daha yoğun bir şekilde bahsetmek niyetindeyim.Kitaba başladığınızda biraz sıkılabiliyorsunuz.Hatta ana karakterin mazlum anlatıcı olduğunu düşünüp,Kürk Mantolu Madonna’yı sayfalarda arama telaşına kapılıyor ve anlam veremiyorsunuz bir türlü.Asıl roman,ikinci yarıda tercüman Raif’in geçmişteki yaşantısını anlatan günlüğüyle başlıyor.İşte o sayfalardan itibaren,harikulade ve gerçek bir aşk öyküsüne tanıklık ediyorsunuz.En önemlisi de bu aşk öyküsünü anlatırken birçok sosyal mesajın nasıl derin ve yerinde metaforlarla verildiğine bakarak şaşkınlığınızı gizleyemiyorsunuz.Akıcı ama bir o kadar da şahane dili olan kitapta,insan hallerine getirilen yorumlar ve günlük hayatta sürekli yaşadığımız fakat tanımlamadığımız birçok olay sanki hayatta yaşanabilecek mümkün olayların ve karşılaşılan muhtemel durumların bir özetiymişçesine edebi bir şekilde aktarılıyor okuyucuya.Ve yazarın insan ilişkilerini,ruhsal ifadeleri,mevcut döngünün bize sunduğu yaşamı ustalıkla irdelediğine şahit oluyorsunuz.Ayrıca şunu söylemeliyim ki,ben hayatımda ilk kez okuduğum bir romanda aforizma tadında cümlelerin altını çizerken buldum kendimi.Hepsi birer altın değerinde ve daha önce de söylediğim gibi hepsi genel bir insan hayatındaki yaşantıları tecrübe ederek konuşmuş birer derleme gibi.Okurken öyle manalar çıkarıyorsunuz ki;bazı cümlelerde kendinizi öylesine buluyorsunuz ki,bu durum sizi yepyeni yazılara ve yepyeni düşüncelere sürüklüyor.Kitaptan çıkaracağınız birçok anlam olduğunu da söyleyebilirim ve ben de onlarca anlam buldum kendi içimde.Fakat şu an düşündüğümde en çok aklımda kalanın insanın aşk yaşama evreleri konusuna dair çıkardığım bir sonuç olduğunun farkına varıyorum.Buna istinaden söyleyebilirim ki;bir insan yirmili yaşlarında kör olurcasına,önünü hiç düşünmeden aşkını doyasıya yaşamakla meşgul oluyor ve anı yaşamanın önemini hayat felsefesi haline getiriyor.Bu evrede de belki birçok aşk giriyor hayatına ve tecrübeler kazanıyor.Otuzlu yaşlara geldiğinde ise kariyerinin zirvesinde oluyor çoğunlukla insan ve hayat koşuşturmasından aşkı önemsemeyip,ona vakit ayırmayı gereksiz bulabiliyor.Kırklı yaşlarda ise,geçen yaşla ve yılların veridiği birikimle beraber bir hayat arkadaşı arayışı içine giriyor insan.Aşık olmasa da yanında olsun,ona yoldaşlık etsin istiyor ve kendince buna aşk adını veriyor.Karşısına çıkan birçok kimseleri beğenmiyor çünkü geçmiş tecrübelerinin verdiği endişe ve güvenmezlikle birlikte en doğru olanı bulma çabasını gösteriyor.
Bazen de gençlikte yaşanan aşkımızı unutamıyoruz ve onu bir saplantı haline getirerek yaşamımızı ne olursa olsun tamamen ona endeksleyerek yaşamaya çalışıyoruz.Etrafımıza görünmez duvarlar örerek insanlardan hep bir adım uzak ve suskun yaşıyoruz tıpkı romandaki Raif gibi…
Söylenecek daha çok şey var belki ama kendi sözlerimle bu yazıyı uzatmaktansa,romanda altını çizdiğim birkaç cümleyle yazımı noktalamak istiyorum.Herkese okumasını tavsiye ediyorum.

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense,körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”
“Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.”
“Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar,bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim…Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu,fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.”
“Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?..Ben de,o zamana kadarki hayatımın boşluğunu,gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.”
“Bir ruh,ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize,bizim aklımıza,hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden,meydana çıkıyordu…Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya,-ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.”
“…,ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım…”
“Ruhlarımız için en lüzumlu,en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmezden gelmek,daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek,daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?”
(lüzumlu : gerekli / teferruat : ayrıntı,detay / hakikat : gerçek)
“…;dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakıyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin,kendini beğenmiş ve nahvetli,fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.”
(mahluk : yaratık / muvaffakıyet : başarı / hodbin : bencil / nahvetli : kibirli)
“İçinizde mevcut olan sevgi,alaka,sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle,zamanı tayin edilemeyecek olan bir anda,birdenbire birikir,tekasüf eder;nasıl tatlı tatlı ısıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa,kuvvetini fevkalade arttıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur.Onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir.O,içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesidir.”
(alaka : ilgi / sarih : aşikar,açık / tekasüf etmek : yoğunlaşmak / adese : mercek)
“ ‘Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?’  diye sordum.’Hayır’ dedi, ‘senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil;çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması…İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir…’ ”
(taksimat : bölünmüş parçalar)
“Bu akşam anladım ki,bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.”
“Hayatımızın,birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu,çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum.”
(ehemmiyetsiz : önemsiz)

Tuesday, March 9

Ev yapımı pizza =)

Birkaç senedir sürekli evde pizza yapmayı denemek istediğimi dile getirip duruyorum.Sonunda bugün aniden karar verip alışverişe çıktım ve sonuç gerçekten beklediğimden kat kat iyi oldu.Herkese tavsiye ederim =)

Malzemeler :
1 ekmek hamuru (uğraşmayın,gidip fırından alın)

Sosu için :
Yarım paket domates püresi
1 tatlı kaşığı biber salçası (isteğe göre acılı veya acısız)
2 çay kaşığı acı sos
1 çay kaşığı hardal
1 çay kaşığı köri
Yarım çay kaşığı karabiber
2 çay kaşığı kekik
Yarım çay kaşığı kimyon
Bir tutam kırmızı biber
3 diş rendelenmiş sarımsak
1 tatlı kaşığı zeytinyağı
Kaynamış su

Diğer malzemeler :

Dilimlenmiş siyah zeytin
Jalapeno turşusu
Sucuk
Konserve mısır
Rendelenmiş kaşar
Kekik
(isteğe bağlı malzemeler arttırılabilir)

Hazırlanışı :

Sos malzemelerini biraz sıvı bir kıvama gelinceye kadar orta ateşte sıcak su ekleyerek pişirin.Ardından tepsiye yaydığınız ekmek hamurunun üzerine sürün.Rendelenmiş kaşarınızı koyun ve dilimlenmiş sucuklarınızı ekleyin.Sonra jalapeno tuşunuzla birlikte dilimlenmiş siyah zeytinlerinizi de koyun.Son olarak üzerine biraz kekik gezdirin ve önceden ısıtılmış 200 derece sıcaklıktaki fırına atın.Yaklaşık 15-20 dakika pişmesini bekleyin.Fırından çıkardıktan sonra dilediğiniz kadar mısır ekleyin.Afiyet olsun =)