"Bir zamanlar dağ ve tavşan birbirini tamamlayan en uyumlu çiftmiş.Öyle ki,yedikleri içtikleri ayrı gitmez,birlikte olmaktan pek çok zevk alırlarmış.Gel gelelim bir gün tavşan dağa küsüvermiş...Tabi bu durumdan haberi olmayan dağ,şaşkın gözlerle etrafına bakınırken fark etmiş ki eteklerindeki otlar tükenmiş.Anlamış ki tavşan,dağın tüm nimetlerinden sonuna kadar yararlanmış ve ortada yenecek bir ot kalmayınca habersizce çekip gitmiş.Asıl hikaye de işte tam burada başlamış..."
İnsanlar da tıpkı bu minik tavşan gibidir.Elde edebileceklerine ulaşıncaya kadar dost görünürler fakat yararlanılacak bir şey kalmadığında hiç tereddüt etmeden,zamanında sırtlarını dayadıkları dağlara düşman kesilebilirler.Çünkü nankördür insanoğlu çoğu zaman;anı yaşadıktan sonrasını umursamazlar pek.En sevdiklerini bile düşünmeden topa tutabilirler.Akabinde bencillik ortaya çıkar.Hatta insanoğlunun doğası bencil diyebiliriz.Yalnızca bazıları bencilliklerini arka plana atmayı bilir;zaten onlar da parmakla gösterilebilecek kadar az ve özdür.Ne yazık ki büyük bir bölüm kendi çıkarları için nefes alır ve söz konusu kendi hakları olduğunda önüne gelen herkese aslan kesilebilir.
Mükemmel olmayı beceremediğimiz yadsınamaz bir gerçek fakat belli bir kesimde salt olumsuz özellikler toplanmış olduğu için onları ayrı bir grupta incelememiz mümkün.Çünkü kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen ve etrafındakileri yok sayanlar aslında bu dünyada sadece bir nefesten ibaret olduklarının farkında bile olmayanlar.İnsan olabilmek yalnızca nefes almak değildir.İnsanlık ölçülebilen bir değer de değildir ve olmamalıdır da.Fakat insanlığa giden yolda birtakım emekleri fedakarlık olarak görmemek gerek.Sahip olduğumuz bedenleri sarmalayan ruhumuz eğitilmeye,öğretilmeye her daim muhtaç bir çocuk gibidir.Farkına vardığımız andan itibaren bizi ele geçirir ve yönlendirir.İşte o zaman iş başa düşer ve kendimizi yetiştirmeye başlarız.Zaten hayat adını verdiğimiz de bu yetiştirme sürecinden ibarettir.Yoksa ne bedenimiz,ne sahip olduğumuz maddi değerler bizi anlatmak için yeterli değildir.Bu nedenle birini yargılarken,birine kızarken ya da birini kırarken bedenimize harcadığımız vakitten daha azını harcamamalıyız.Elbette ki bedenimiz de oldukça önemli ama varmak istediğim nokta şüphesiz maneviyat.
Bu kelimeyi kavrayıp kendi zihnimizde anlamlandırdığımız an zaten vicdanımızla her konuda hemfikir olduğumuz andır ki vicdan;insanın kalbinde ve ruhunda en büyük yaraları açabilecek güçtedir.Eğer ikileme düştüğünüz bir konuda vicdanınız ve zihniniz aynı anda galip gelirse içiniz rahat olsun;bundan sonrası sizin kontrolünüz dışında.Çünkü insanları kontrol etmeniz imkansız.Kontrol etmek bir yana dursun,bazen insanlarla konuşmak ya da onlara bir şey anlatmak bile başlı başına bir boşa kürek çekme.En zoru ve en dayanılmazı duvara karşı gelmek,ona bir şey kazandırmaya çalışmaktır.Bu bağlamda İspanyollar'ın çok güzel bir atasözü vardır:'En görmeyen kör,görmek istemeyendir.'(El peor ciego es el que no quiere ver.)
İnsanlar sizden alacaklarını alırlar ve bu alacak meselesi sona erdiğinde çekip giderler,anlamazsınız bile.Uzun süre vicdanınızla başbaşa kalırsınız ama sonuçta hesaplaşma bittiğinde eğer alnınız aksa,gidenler kaybedenlerdir.Çünkü yediğiniz kazıklar sizin için birer hayat tecrübesi ya da bu şekilde birer yazı konusu olurlar.Dolayısıyla kazanan taraf her halükarda siz olursunuz;diğerleri yalnızca bıraktığınız ekmek kırıntılarını kovalar durur ömürleri boyunca.
Wednesday, February 17
Monday, February 8
Geçmişe yolculuk...
Tatil, yerini okul ziline bırakıvermiş...İki haftadır süregelen solgun sabahlar sona ermiş,güneş daha canlı daha ışıltılı doğmaya başlamış.Uzun zamandır tanık olmamışım bu manzaraya sanki.Okul formaları içinde koşuşturmaya çalışan,tatil mahmurluğunun altında ezilmiş tek bir zilin kumanda ettiği çocuklar...
Bambaşka bedenlerde farklı şekillerde yaşayan geçmişim beni zamanda yolculuğa çıkarmaya yetiyor da artıyor bile.Küçük bir kız geçiyor elinde beslenme çantasıyla;saçları özenle taranmış,rengarenk aksesuarlarla donatılmış,minik rugan ayakkabılarıyla savuruyor adımlarını.Gelgitler başlıyor ve fark ediyorum ki o minik kız benim.Sabah daha hava aydınlanmadan servise binen,kocaman bir kalabalığın oluşturduğu sınıfta pencere kenarından ikinci sırada oturan sessiz ve korku dolu gözlerle etrafı süzen kız...
Ardından ilkokulu bitirmiş olmanın verdiği özgüvenle daha emin edalarla yürüyen, formasının her detayı ahenkle dans eden ve eskiye nazaran daha ciddi ve sert bakışlar atarak hedefine doğru bir adım daha yaklaşmış bir kız ilerliyor karşı kaldırımda.Birden irkiliyorum olduğum yerde ve sadece o noktaya çivileniyorum adeta;o büyümeye başlamış kız benim çünkü.Koskoca bir şehirden ve arkadaşlarından koparılıp küçücük ve hiç tanımadığı insanlarla dolu bir kasabaya getirildiği için mutsuz olan,okul formalarının renginden nefret eden,kocaman okul bahçesinin kalabalığında kendini yapayalnız hisseden ve duygusal çatışmaları ağır basmış bir kız...
Hemen sonrasında bambaşka bir kız takılıyor gözüme...Tatilde aldığı yeni ayakkabıları okula giderken ilk kez giymenin heyecanı içinde,saçlarını ve çantasını hazırlamak için erkenden kalkmış,sanki hiçbir çocukta bile bulunmayan bir enerjiye sahip ama bir o kadar da fırtınalar kopan bedeninin ona getirdiği yeniliklerle güle oynaya otobüs durağına doğru ilerliyor.Belki hoşlandığı çocuğu uzun zamandan sonra ilk kez görecek olmanın sevinci belki de kız arkadaşlarına anlatacağı dopdolu tatil anılarının heyecanıyla sarsılan ruhu,kendisiyle alay edercesine onun önünde gidiyor.Çoktandır uğramadığım bir sokak ötedeki komşuma gitmişim gibi hissediyorum aniden.İçinde bulunmayalı çokça zaman olmuş fakat daha adımımı attığım anda her ayrıntısına kadar tanıdığım bir salon bu.Dopdolu bir lise hayatı geçiren,çocukluktan beri hayalini kurduğu bölümü seçmiş olmanın verdiği mutlulukla daha da bir hevesle derslerine giren,harika hocalarla tanışma fırsatına erişen ve hayatının aşkını bulan genç kız...Kozasından henüz çıkamamış olmanın verdiği sancıyla yanıp tutuşan,içten içe yolculukları olan ve herkesten bir adım geride duran kız...
Daldığım hayal aleminden sıyrılıp da şu ana döndüğümde anlıyorum ki geçmiş birbirine demir halkalarla sıkıca bağlanmış ve bir şekilde nereye gitsem peşimde.Kendini hatırlatmak için bazen bir okul gününü seçiyor bazen de küçücük bir obje...O an geldiğinde o yolculuktan kendini alıkoymak ne mümkün!İçime işleyen hatalarım güzel günlerimi pas geçmişçesine kalemle oyuyor beynimi durmadan.Hayatım hatadan ibaretmiş gibi hissediyorum ve geri dönüp her şeyi şu anki ruhum ve bedenimle yeniden canlandırmak için sabırsızlanıyorum.Sanki okul sıralarına geri dönüp her pazartesi ve cuma İstiklal Marşı'nı yeniden okuyup o zil sesini yeniden duyabilsem zamanı geri alabilecekmişim gibi geliyor.Ama olmuyor...Ne kadar düşünsem ve kafa yorsam,ne kadar kendimi hırpalasam da geri dönemiyorum.Her şey geride kalmış;elimde avucumda sayısız anıdan oluşan bir hazine var yalnızca.En azından bunu korumayı bilirsem diyorum belki,belki yine o günlere dönebilirim kendi içimde...Kim bilir belki benimle aynı anda anılarına dönmüş başka insanlarla karşılaşırım yine aynı zamanlarda...
(*Her şeyi yanlış yapmış olabilirim;belki de birçok şeyi tamamen değiştirmek isteyebilirim geçmişe dair ama o günlerden bana kalan tek doğrunun Özgür olduğunu söyleyebilirim hiç tereddüt etmeden.)
Bambaşka bedenlerde farklı şekillerde yaşayan geçmişim beni zamanda yolculuğa çıkarmaya yetiyor da artıyor bile.Küçük bir kız geçiyor elinde beslenme çantasıyla;saçları özenle taranmış,rengarenk aksesuarlarla donatılmış,minik rugan ayakkabılarıyla savuruyor adımlarını.Gelgitler başlıyor ve fark ediyorum ki o minik kız benim.Sabah daha hava aydınlanmadan servise binen,kocaman bir kalabalığın oluşturduğu sınıfta pencere kenarından ikinci sırada oturan sessiz ve korku dolu gözlerle etrafı süzen kız...
Ardından ilkokulu bitirmiş olmanın verdiği özgüvenle daha emin edalarla yürüyen, formasının her detayı ahenkle dans eden ve eskiye nazaran daha ciddi ve sert bakışlar atarak hedefine doğru bir adım daha yaklaşmış bir kız ilerliyor karşı kaldırımda.Birden irkiliyorum olduğum yerde ve sadece o noktaya çivileniyorum adeta;o büyümeye başlamış kız benim çünkü.Koskoca bir şehirden ve arkadaşlarından koparılıp küçücük ve hiç tanımadığı insanlarla dolu bir kasabaya getirildiği için mutsuz olan,okul formalarının renginden nefret eden,kocaman okul bahçesinin kalabalığında kendini yapayalnız hisseden ve duygusal çatışmaları ağır basmış bir kız...
Hemen sonrasında bambaşka bir kız takılıyor gözüme...Tatilde aldığı yeni ayakkabıları okula giderken ilk kez giymenin heyecanı içinde,saçlarını ve çantasını hazırlamak için erkenden kalkmış,sanki hiçbir çocukta bile bulunmayan bir enerjiye sahip ama bir o kadar da fırtınalar kopan bedeninin ona getirdiği yeniliklerle güle oynaya otobüs durağına doğru ilerliyor.Belki hoşlandığı çocuğu uzun zamandan sonra ilk kez görecek olmanın sevinci belki de kız arkadaşlarına anlatacağı dopdolu tatil anılarının heyecanıyla sarsılan ruhu,kendisiyle alay edercesine onun önünde gidiyor.Çoktandır uğramadığım bir sokak ötedeki komşuma gitmişim gibi hissediyorum aniden.İçinde bulunmayalı çokça zaman olmuş fakat daha adımımı attığım anda her ayrıntısına kadar tanıdığım bir salon bu.Dopdolu bir lise hayatı geçiren,çocukluktan beri hayalini kurduğu bölümü seçmiş olmanın verdiği mutlulukla daha da bir hevesle derslerine giren,harika hocalarla tanışma fırsatına erişen ve hayatının aşkını bulan genç kız...Kozasından henüz çıkamamış olmanın verdiği sancıyla yanıp tutuşan,içten içe yolculukları olan ve herkesten bir adım geride duran kız...
Daldığım hayal aleminden sıyrılıp da şu ana döndüğümde anlıyorum ki geçmiş birbirine demir halkalarla sıkıca bağlanmış ve bir şekilde nereye gitsem peşimde.Kendini hatırlatmak için bazen bir okul gününü seçiyor bazen de küçücük bir obje...O an geldiğinde o yolculuktan kendini alıkoymak ne mümkün!İçime işleyen hatalarım güzel günlerimi pas geçmişçesine kalemle oyuyor beynimi durmadan.Hayatım hatadan ibaretmiş gibi hissediyorum ve geri dönüp her şeyi şu anki ruhum ve bedenimle yeniden canlandırmak için sabırsızlanıyorum.Sanki okul sıralarına geri dönüp her pazartesi ve cuma İstiklal Marşı'nı yeniden okuyup o zil sesini yeniden duyabilsem zamanı geri alabilecekmişim gibi geliyor.Ama olmuyor...Ne kadar düşünsem ve kafa yorsam,ne kadar kendimi hırpalasam da geri dönemiyorum.Her şey geride kalmış;elimde avucumda sayısız anıdan oluşan bir hazine var yalnızca.En azından bunu korumayı bilirsem diyorum belki,belki yine o günlere dönebilirim kendi içimde...Kim bilir belki benimle aynı anda anılarına dönmüş başka insanlarla karşılaşırım yine aynı zamanlarda...
(*Her şeyi yanlış yapmış olabilirim;belki de birçok şeyi tamamen değiştirmek isteyebilirim geçmişe dair ama o günlerden bana kalan tek doğrunun Özgür olduğunu söyleyebilirim hiç tereddüt etmeden.)
Subscribe to:
Comments (Atom)

