Friday, January 29

Dışı Hoş , İçi Boş Hayat


Yeni yeni tanıyorum insanları ve hayat en acımasız yönlerini sanki ilk kez çıkarıyor karşıma.Her yediğim kazıkta bir adım önde devam ediyorum yoluma.Büyük sandığım kadar küçükmüşüm meğer.Ciğerlerime kadar çekmişim bu puslu havayı farkında olmadan.Artık insanların yüzlerine çok derin düşüncelerle bakıyorum.'Acaba'lar kırmızı halı olmuş;bense üzerinden sürünüp geçiyorum.Sevgi dolu sözcükler sabun köpüğü gibi görünüyor;üflüyorum,hepsi uçup gidiyor.Mutluluğu bir kahve fincanında ya da bir çikolata yudumunda ararken buluyorum kendimi.Bazen tüm siyahlar da benim oluyor sanki.Suskunluğumun ötesine geçemiyorum.Ne zaman boyalarımı elime alsam kağıdım pencereden uçup yok oluyor.Öylece bakakalıyorum.Bıkmadan yeni kağıtlar koyuyorum önüme ve sonra vazgeçiyorum hepsinden.Aniden ve hiç tereddüt etmeden.Elime tekrar boyalarımı aldığımda ise bakıyorum;zihnim bomboş.Derin bir nefes alıyorum.Etrafımdaki yalnız kalabalık içimi ürpertiyor.Sesim çıkmıyor,gözlerim görmüyor.Her şey öğretilenden öyle farklıymış ki...Aslında her şey öyle boşmuş ki...Farkındalığımın her anında büyük bir vurgun yiyorum.Acıyla da olsa yetişkinliğin harflerini tamamlamaya çalışıyorum kanun gereği.Fakat her defasında yolun sonunda gördüğüm yeşillik ben yaklaştıkça kayboluyor.Ellerimi açıyorum;çaresizim.Beni savuran rüzgarlarla hayat hızla akmaya devam ediyor.Koklamam gereken çok çiçek var,biliyorum.Ben sadece geçtiğim sokaklarda gördüklerimle yetiniyorum.Çünkü hangi dala tutunsam kırılıveriyor.Bazen geç kalınmışlığın bedelini de ödüyorum,evet.Yine de sorular hep cevapsız.Baktıkların hep görüntüden ibaret.Yollar hiçbir zaman birleşmiyor ama hep aynı doğrultuda devam ediyor.Ve seninki yalnızca onlardan biri;adımlarına bağlı...

*25/04/2009 tarihinde yazılmıştır

Şarkılar seni anlatacak olursa...


Herkes mutlaka hayatında anlam ifade eden kimlikler için şarkı yazar ya da söyler…Bazen şarkılar da öylesine söylenmek veya dinlenmek içindir ama yine de kafamızda çizdikleri bir resim mutlaka vardır.Bense dinlediğim birçok şarkıyı sana dönük dinliyorum.Seni düşünerek,seni hayal ederek ya da seni özleyerek…Ben yazmadım belki ama bazı şarkılar var ki kulağımdan tınısı hiç gitmeyen;işte onlar sanki yalnızca senin ya da bizim için yazılmış gibi…

Hatırlar mısın bilmiyorum ama 6 yıl önce seninle arkadaşlığımızın doruklarındayken bile birbirimize şarkılarla atıflarda bulunurduk hiç durmadan.Ya dolaylı yoldan ya da direkt yüzüme karşı bir güzel dışa vururdun seni ifade eden şarkıları.Ama benim için o zamanı,o anlarımızı en iyi anlatan şarkı sanırım şuydu : “You know I'd fight for you /
But how I can fight someone who isn't even there / I've had the rest of you now I want the best of you / I don’t care if that's not fair”.Biraz daha birlikte zaman geçirmeye başlamıştık ki aklımdan geçen tek nakarat buydu : “But I won’t hesitate no more,no more / It cannot wait,I’m yours”.Sonrası zaten malum ilan-ı aşkın ardından her tarafımı şu şarkılar sarıvermişti uzunca bir süre : “Fell in love and everything that you are / Nothing I can see I’m really crazy about you / When you’re next to me it’s just like heaven on earth” ve “You’re just to good to be true I can’t take my eyes off you”.Zaman ilerledikçe birbirimizi daha iyi tanımaya başladık.Ortak noktalarımızı ve zıt yönlerimizi keşfettik.Bu bizim için zorlu olduğu kadar güzel ve maceralarla dolu upuzun bir yolculuktu.Birlikte daha çok vakit geçirip beraber yapabileceğimiz her şeyi yapmaya başladık.Tarihleriyle o ilk anılarımızı hala zihnimde canlandırabiliyorum eksiksiz bir şekilde.Seni herkesten iyi tanıyıp herkesten yakın olmak istiyordum sana.Zamanla bunu başardığımı düşündüm çünkü : “I don’t see what anyone can see in anyone else but you”.Günler geçtikçe birbirimize olan yakınlığımız va yalınlığımız arttıkça kavgalarımız,tartışmalarım
ız da boy göstermeye başladı haliyle.Bazen beni hiç anlamadığını ve çok bencil olduğunu düşünüp kendimi şu şarkıya kaptırıyordum : “It’s impossible to love you / If you don’t let me what you’re feelin’ it’s impossible form e to give you what you need”.Sonra bekliyordum seni…Uzun saatlerin ardından bir mesajını ya da aramanı hep bekliyordum.Dayanamıyordum kayıtsız kalmana,ben üzüldükçe daha fazla umursamaz bir hal alışına : “I won’t sleep / I can’t breathe until you’re resting here with me”.Ve ne zaman senden bir adım gelse ben kendimi sana koşulsuzca bırakacak kadar senle doluydum ki bunu anlatan en güzel şarkılardan biri kesinlikle şuydu : “And if you wanna cry,I’m here to dry your eyes” ya da “I’ll be your dream i’ll be your wish i’ll be your fantasy i’ll be your hope i’ll be your love / Be everything that you need”.Çoğu zaman da seni aradığım için tartışıyoruzKomik geliyor kulağa söyleyince ama ben o anlarda çok kırılıyorum,biliyorsun.Halbuki ben seni neden arıyorum biliyor musun? : “I just called to say I love you / I just called to say how much I care / And I mean it from the bottom of my heart”. :)Kötü anılarımız da oldu belki ama bu tartışmalar bizi daha da güçlendirdi bana kalırsa.Köklerimize kadar öğrendik nerden geldiğimizi ve ne olduğumuzu.İyi kötü derken kaç yıl devirdik birlikte ve bak hala yan yanayız,aynı yöne bakıyoruz,aynı hayatı istiyoruz ve aynı dili konuşuyoruz şimdi.
Şu andan sonra en büyük kavgaları da etsek en kötü anılarımızı da yaşasak en kötü sözleri bile duysak birbirimizden,artık hiç ama hiç şüphem yok sana dair.Çünkü sen benim için her şey demeksin.Çünkü sen benim dostum,arkadaşım,yol arkadaşım,sevgilim,ruh eşim;her şeyimsin.Seni tanıdığım için şanslıyım ve senden bir şekilde 8 yıldır hiç kopamadığım için şükrediyorum.Tüm hislerimin bir özeti olarak da şu şarkıyı benim için dinlemeni istiyorum : “I’ve finally found someone that knocks me off my feet / I’ve finally found the one that makes me feel complete / I’ve finally found someone to share my life…”

*16/05/2009 tarihinde yazılmıştır

Wednesday, January 27

Şunlar/Bunlar

Şunlar...
Bunlar...
Bugünlerde hepsi birlikte geliyorlar
Üst üste,art arda ve aniden...

Birlik olmuş kafamı kurcalıyorlar
Zihnimi zorlayıp beni benden çalmak istiyorlar

Şunlar...
Bunların kılığına girmiş riyakar olanlar
Rengarenk ambalajları içinde insanı zehirleyen yiyecekler,
İçleri boş gösterişli kıyafetler,
İnsan kılığında gezen anlamsız,basit mahlukatlar!

Sevmiyorum sizi ve sevmeyeceğim!
Barut fıçısıyım karşınızda,
Pimi çekilmemiş bomba,
Yayından sıyrılmamış ok...
Öfke doluyum;her bir yanım demir duvarlarla örülü,
Gözlerimden nefret,
Damarlarımdan soğuk sular akıyor

Ve bunlar...
Sizler;bana bir adım ötede olanlar
Sevgisini,saygısını esirgemeyenler
Her zerresi yarardan,iyiden yana olanlar
Öyle azsınız ki...
Öyle boynu bükük,öyle mazlumsunuz ki...
Her şeye rağmen siz gerçek olansınız,
Uzun köklere,yeşil dallara sahip olan,
Bereketli toprakların ağaçlarısınız!

Şunlar...
Uzak durun benden ikinci bir emre kadar!
Bunlar...
Çepeçevre sarın beni,bırakmayın!
Ve siz şunlar!
Sakın bunların kılığına girip çıkmayın karşıma bir daha asla!

*Bazı Keşanlılar'a ithaf edilmiştir(!) Arif olan anlar.O da zor ya,neyse...:)

Tuesday, January 26

Her şey ve fazlası


Bazen biri sorsa da anlatsam diye geçiriyorum içimden;seni anlatma ihtiyacı duyuyorum.Çoğu kez gözlerimi kapayıp birine anlatırmışçasına ilişkimizi geçiriyorum gözden.Uzun uzun hayallere dalıyorum;kendimi kaybediyorum adeta.

Herkesin ilişkisi,sevgilisi kendine özeldir ve eşsizdir ama bizim senle yaşadığımız gerçekten birçok meyvenin birleşiminden ortaya çıkmış yeni bir meyve gibi.Her ilişkiden biraz almışız sanki;yeri gelmiş ben annen ya da velin gibi davranmışım sana,yeri gelmiş sen bana babalık taslamışsın,bazen iki aptal aşık olmuşuz bazen de karı-koca gibi kollarımızı sıvayıp mutfağa girişmişiz...Bunlar gibi sayabileceğim o kadar çok kare var ki geçmiş fotoromanımızda...Sahip olduğum şey o kadar başka ki...

Asla aptal aşık ya da sevgilisini sürekli öven ve dünyanın en muhteşem insanı sevgilisiymiş gibi davranan insanlardan olmak istemedim,istemem de.Çünkü sen bana özelsin.Sen benim için sevgili,eş,hayat arkadaşı,dost kelimelerinin anlam bulduğu tek insansın.Her şeyinle ve her halinle ne eksiksin ne de fazla.Sen benim için aslolansın.

Zihnim 2004'e doğru yolculuğa çıkıyor...Uzaktan seviyoruz birbirimizi ve belki acı çekiyoruz ama liseli aşıklar gibi geri adımlarla ilerliyoruz yüzlerimizi kızarta kızarta...İlk adımı ben atıyorum ve ertesi gün melek resmi geliyor senden...

2005
rüya gibi geçiyor...Yüzümde salakça ama çoook mutlu olduğu her karesinden anlaşılan kocaman bir gülümsemeyle geçiriyorum koskoca seneyi.Ayaklarım yere basmıyor sanki yeniden doğmuşum;ilk kez konuşuyorum,ilk kez gülüyorum ve ilk kez mutlu oluyorum...

2006
da bir önceki mutluluk yılının coşkusuyla dopdolu devam ediyor.Birbirimizi daha çok keşfetmeye başlıyoruz.Yeni harfler öğrendikçe önce kelimeler geliyor sonra cümleler birbirini kovalıyor...

2007
yılıyla birlikte artık adeta ortak yolumuzu seçtiğimizden emin olarak her engele razı gelmiş,yılmadan yürüyoruz.Zaman zaman tökezleyip düşüyoruz,yaralanıyoruz ama her seferinde aldığımız yaralarla daha da büyümüş kalkıyoruz ayağa.Daha da sıkıca sarılıyoruz birbirimize.Tartışmalarımızda,kırgınlıklarımızda bile artıyor sevgimiz.

2008
'de herkes İrem deyince Özgür duyuyor fonda ya da Özgür deyince İrem...Ayrıldık desek bile kimse inanmıyor;umursamıyor bile.Ben büyüyorum sen daha da olgunlaşıyorsun.Günler,haftalar,aylar üst üste yığıldıkça açtığı yollar,yarattığı fırsatlar bizim birlikte bir şeyler yaparak hatta birlikte her şeyi yapabilen bir çift olarak ne kadar görkemli bir uyum içinde var olduğumuzu kanıtlıyor.

2009
bizim yılımız oluyor.İstediğimiz,hedeflediğimiz her şey rayına oturuyor artık.Bunun için çok çabalıyoruz ve karşılığını da fazlasıyla alıyoruz.Artık birbirimizin tepkilerini dahi adımız gibi biliyoruz.Ben kendi adıma hayli radikal değişimler göstermeye devam ediyorum sayende.Belki hiç yapmam ya da yapamam dediğim şeyleri yapmaktan alıkoyamıyorum kendimi.Seninle yeniden var oluyorum adeta;uzun bir yolculuğa çıkmışız ve ben senden her an yeni bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum.

Ve 2010...Yine birlikte ve yine her zamanki gibi yeni bir yıla başlıyoruz omuz omuza.Koskoca altı senem geçmiş seninle.16 yaşımda elini tuttuğum çekingen Özgür'le başladığım yolda şimdi 22'me gelmişim anlamadan...Cicim ayları çoktan bitmiş,karı-koca ilişkisinin tam anlamıyla dibine vurmuşuz,hayallerimizi bir tutmuşuz ama bir gün bile geçse hala özlüyorum seni...Ne kadar sık görüşürsek görüşelim hala sana aç yaşıyorum.Senden bana geçecek öyle çok şey var ki...Ben senleyken bulduğum huzur ve mutluluğu inan başka hiçbir yerde bulamıyorum.Yine saçma hareketlerle gülmeye devam edeceğiz birbirimize,yine sorunlarımıza tek kafa çözüm arayacağız,yine birlikte film izleyip gündemde olanları tartışacağız ve yine birbirimizi özlediğimizde sarılıp uyuyacağız birlikte...

Sen olmasan şu anki İrem olmazdım,olamazdım asla...Ben seni sevmiyorum;sevgiden başka,aşktan ve tutkudan bambaşka bir şey bu.Bize özel ve bize özgü.Nefesim yettiğince yazılarımın değişmez ve bitmez konusu olmaya devam edeceksin.Hep böyle kal.

*Gecenin bu saatinde nerden esti hiç bilmiyorum.Neye yoğunlaşırsam yoğunlaşayım zaten sürekli aklımın bir köşesini zapt etmekle meşgulsün.Tıpkı şarkıda olduğu gibi seni sevmeye hüküm giydim.

Monday, January 25

Sağırlaşan kalplerin ardındaki suskun dudaklar

Anlıyorum ama sormuyorum
Biri konuşana dek,
Kelimelerimi saklıyorum
Bazen,
Konuşurken bile sessizlik çöküyor cümlelerime
Duraksıyorum;geri adım atıyorum.

Güvensiz duvarları delip geçmek,
Riyakar bakışlardan uzaklaşmak,
Dedikodu kazanlarından buharlaşıp uçmak istiyorum.

Sevgiye aç diyarlar alıp bağrına basarsa beni,
Sadakatin kol gezdiği hayatlarda nefes alırsam eğer,
Çocukluğun masumiyetinde kaybolarak
'Kötü'nün olmadığı bir gökyüzünün altında
Kelebek ömrü yaşamaya varım sonuna kadar.

Ama tüm bunlar;yalanlar,kinler,nefretler olmasın
Soğuk savaşlar bitsin
Laf yolculukları hedefine varsın.

Dost bildiklerimiz tek bir hamleyle,
Kapıları çarpıp gitmesin.
Eğer öyle de olacaksa
Varsın olmasın hiçbiri,
Bizden uzaklaşanlar
Zaten hep en uzağımızdakiler olmuşlar
Haberimiz yok.

Haberimiz yok;
Çünkü nefes aldığımız her saniye
Aldatılmaya,kandırılmaya
Küstah ve kaba bedenlere maruz kalmaya
Bir adım daha yakınız;
Geri adım attıkça
Tehlikeden bir o kadar uzağız.

Friday, January 15

Bir ölçü espresso + İki ölçü süt = Café Latte :)


Benim gibi bir fincan kahve için sahip olduğunuz birçok şeyden vazgeçebilecek biriyseniz,eminim ki en büyük keyfiniz özene bezene düzenlenmiş kahve dükkanları ile büyük marketlerdeki kahve reyonlarında vakit geçirmektir.Ben de vaktimin büyük çoğunluğunu değişik kafelerdeki çeşit çeşit kahveleri tadarak ve sürekli eve kahve makinası alsam mı diye düşünerek geçiriyorum.Hatta bu tutkum öyle boyutlara ulaştı ki;şimdiden emekliliğimde açmak istediğim minik,şirin kafemin dekorasyonu hakkında hayaller kurmaya başladım=).
Gelelim kahve olaylarına...Öncelikle şu 3'ü 1 aradalardan bahsetmek istiyorum.Her ne kadar pratik olduğunu kabul etsem ve bir zamanlar ben de tüketmiş olsam da,inanın şu anda hiçbirini görmek dahi istemiyorum.Çünkü gerçek kahvenin tadını aldıysanız,3'ü 1 arada içmeyi aklınızdan bile geçirmezsiniz!Şimdi diyeceksiniz ki,çok pratik ve her yerde var ve evde güzel kahveler yapma imkanımız yok.Haklısınız.Yüzlerce milyon verip kahve makinası almadığınız takdirde evde yapacağınız kahvelerin lezzet anlamında sizi tatmin etmesi imkansız gibi bir şey.Diyelim ki espresso tutkunusunuz ve gidip bir french press satın aldınız,sonra da Starbucks'a gidip paket espresso çekirdeklerini çektirdiniz ve eve geldiniz;bu şekilde espresso kısmını evde hallettiğinizi düşündünüz.Peki ya diğerleri? Mocha,latte,frappucino,cappuccino vs...?Mocha,frappucino ve cappuccino'yu evde nasıl hazırlayabilirim diye henüz araştırmadım ama latte için harika önerilerim var size=).
Uzun zamandır evde içtiğim kahvemi iki kaşık Nescafe Gold'u sıcak suyla buluşturup sonrasında üzerine süt ekleyerek hazırlıyordum.Bundan birkaç gün önce eve alabileceğim kahve makinalarını araştırmaya başladım ki,bir blog sayfasında harika bir tarife rastladım!Bu araştırmayı yaptığımda geceydi ve ertesi gün süt köpürtücü almak üzere Tchibo'nun yolunu tuttum.Çünkü tarifte süt köpürtücü denen multimixer minik bir aletle sütü köpürtmek gerektiği yazıyordu.Fakat hiçbir yerde süt köpürtücü kalmamış,daha geldiği ilk gün her yerde tükenmişti.Bunun üzerinde büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak eve döndüm ve tarife alternatif çözümler üretmek için düşünmeye başladım.Derken aklıma blender geldi.Aynı işlemi blender yardımıyla da uygulayabileceğimi düşündüm ve hemen gidip marketten birkaç tane Nescafe Classic aldım.(Ne de olsa dışarıda içilen latte'lere espresso konulduğundan tadı yoğun oluyor ve bu tada en yakın pratik kahve de Classic)Eve geldim,kahve fincanımın 3/4'ünü sütle doldurdum ve sonra o sütü cam bir kaseye koyarak 2 dakika boyunca mikrodalga fırında ısıttım.Süt ısınırken de kettle'da kaynatıp 1 dakika beklettikten sonra ayrı bir kapta hazırladığım 1/4 ölçüdeki Nescafe Classic karışımımı eritmeye başladım.Süt ısındıktan sonra blender'la 3-5 dakika kadar en düşük ölçüde karıştırdım ve süt harika bir şekilde köpürdü!Köpüklü sütümü fincanıma boşalttıktan sonra üzerine hazırladığım kahveyi de ekleyip en üst kısmına birazcık kakao da serptim ki enfes oldu!=)Ertesi gün gidip bir kavanoz Nescafe Espresso alıp evde şahane latte'ler yapmaya başladım.Bir de yanında yemek için Biskrem Bistik'i keşfettim;şiddetle tavsiye ederim.Ayrıca latte'deki süt oranı yoğun olduğu için(İtalyanca'da latte süt anlamına gelmekte) hiç şeker koymadan rahatlıkla içebiliyorsunuz.Üstelik sütün kahveden fazla olması da sizin için bir artı!
Bu buz gibi kış günlerinde,özellikle de kar ve yağmur yağdığı zamanlarda sevdiğiniz müzik eşliğinde latte'nizi yudumlayarak kitap okumak...İşte hayat bu! Bol latte'li günler diliyorum...=)
Not:Sütü mümkün olduğunca ısıtın;sıcakken çok daha iyi köpürüyor ve espressoyu eritmek için ısıttığınız suyu ısındıktan sonra kahvenin üzerine boca etmeden önce 1 dakika bekleyin.(Özgürcüğüm'e sevgilerimi iletiyorum,o anlar=))
*Fotoğraftaki latte tamamen bana aittir=)

Wednesday, January 13

Dünden bugüne 'TÜRKÇE'


Birçok insan dilimizi koruma konusunda klişe laflar edip dururken çoğu zaman kendileri bu misyona ayak uyduramıyor sanırım.Çünkü ne zaman televizyona baksam,sözde topluma ışık tutmak için kendini kamera karşısına atmış bazı kişiler kullandıkları Türkçe'yle adeta halkımızın günlük konuşma dilini aratıyor.En azından halk kendi içinde,aileden edindiği birçok eski ve anlamlı kelimeyi doğru yerde,doğru zamanda karşısındakine nakledebiliyor.Ya da en azından havalı görünebilmek adına yabancı kelimeleri konuşmasında harmanlamıyor.Elbette ki yabancı kelimelerin de kullanılacağı yerler olacaktır ama bunu abartmadan ve tadında kullanmak gerek.
Aslında dönüp bakarsanız,yabancı kelime kullanımının günlük konuşmalarda ve tartışmalarda yaygınlaşmasına gelmeden çok daha büyük ve önemli dil sorunlarımız olduğunu göreceksiniz.Örneğin birçok insan 'ki' ve 'de' bağlaçları ile 'mi' soru ekini yazmayı bile bilmiyor.Bence bu,yabancı kelime kullanımına atıfta bulununcaya kadar düzeltilmesi gereken temel bir sorun.Çünkü Türkçe'de en yaygın kullanılan bağlaçlar bunlar ve gerçekten-kitap okumama alışkanlığından mıdır bilinmez-bu kelimeleri doğru kullanıp ayırt edebilen ve aynı şekilde doğru yazabilen insan sayısı toplasanız bir elin parmaklarını geçmez.Düşünüyorum da o kadar çok Türkçe öğretmeni bunu öğretemiyor olamaz.Çünkü acıdır ki bu hatalara ben en çok eğitimli insanlarda rastlıyorum.Sonra o eğitimli dediğimiz kesim yarın öbürgün televizyon programları yapmaya başlıyor,ne de olsa burası Türkiye.Misal Pelin Batu.Kendisi pek bir eğitimli ve kültürlü olup,kullandığı Türkçe'yle kulaklarınızı tırmalamakla kalmıyor;paramparça ediyor.Onun klasik Boğaziçili Türkçe anlayışına göre doğru olan İngilizce'nin arasına birkaç Türkçe kelime katıp bunu fırına vermek.Verdiği birçok bilgi kaydadeğer olsa bile onu dinlerken ciddi anlamda yorulduğunuzu hissediyorsunuz.
Diğer yandan da bakıyorsunuz Bülent Ersoy hanımefendi(!) 3.Mahmut soyundan geldiğini cümle aleme duyurmak istercesine giydiği Osmanlı kostümleri ve bundan birkaç yüzyıl geride kalmış Türkçesi ile ekranlarda arz-ı endam ediyor! Bu da dil konusunda eleştirdiğim bir nokta fakat eski Türkçe kelimelerin tamamen kaldırılmasından yana değilim asla.Nedeni, birçok güzel kelimenin bugünkü modern Türkçe'de tam bir karşılığını bulamıyor olmamız.O devrin kelimeleri de doğru yer ve zamanda kullanıldığında şahane anlatımlara kapılar açıyor,şüphesiz.Çünkü birçoğunun öyle derin ve öyle yoğun anlamı var ki,telaffuz ederken zorlansanız bile kullanmak için can atıyorsunuz.Elbette Bülent Hanım kadar abartmamak işin doğrusu ama bazen anlatımlarımızı güçlendirmek ve tam manasına ulaştırabilmek adına eski kelimelerimizi de tozlu raflardan alıp günyüzüne çıkarmamız çok anlamlı olacaktır.
Bu ülke istediği kadar dil kurumu kursun ya da birçok yazar Türkçe'yi savunadursun, bu bozuk düzen sürüp gidecek yıllarca.Hiç olmazsa herkes kendi adına en temel yanlışlarını düzeltmek için birkaç adım atarsa, toplumun açtığı bu çığıra karşı bir hendek olabilir belki de.Çünkü böyle devam ettiği sürece birbirimize daha da yabancılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
En çok yapılan yazım hatalarından aklıma gelenler:
*Herkes kelimesini herkez olarak yazmak
*Merhaba kelimesini okunduğu gibi h harfini koymadan yazmak : meraba
*Gidip de dönmemek var diyecekken gidipte dönmemek var demek
*Geliyor musun sorusunu geliyormusun diye yazmak
*Zeynep HanımZeynep hanım yapmak
...ve daha birçoğu...

Tuesday, January 12

Yarınları avuçlarında tutan bir azınlık : Sanatçılar

Yaşamımız tam anlamıyla bir kaostan ibaret.Yapılması gereken günlük işler,hayatta kalmak için verilen müthiş mücadele ve meslek edinebilmek için gerçekleştirilen çabalar...Neden peki bu mücadele? Gerçek mi? Adil mi? Ya da bu kadar emek ne için;kim için?
Bir meslek edinmek istemek çok normal.Ona ulaşabilmek için çabalamak da çok doğal.Günümüzde artık herkes üniversite(!) okuyor ve bir şekilde ite kaka da olsa belli noktalara gelmeyi başarıyor.Kimisi tam onikiden vururken,kimisi ya paranın gücüyle ya da anne-babanın zoruyla okuyor ya da okumaya gayret ediyor.Sonuçta her iki kesim de diplomaya kavuşma amacı doğrultusunda günlerini dolduruyor.
Diğer yandan öyle bir kesim var ki,işte onlar tamamen sahip oldukları sanatsal güçlerin onları götürdüğü yerlerde bileklerinin gücüyle,tırnaklarıyla kazıyarak alıyorlar diplomalarını.Hatta bazısı diploma almadan dahi adını tarihe derin çukurlar açarak kazıyor insanlığa bahşettiği eserleriyle.Onlar zanaatkarlar,onlar topluma yön verenler,onlar tüm geleceğe ışık tutanlar,onlar;sanatçılar.Öyle yüce,öyle kutsal ve tapılası bir meslek ki bu,aslında meslek olmaktan da öte bir yaşam biçimi;bir çizgi.Çünkü sanata hükmeden insanlar bu ünvanı ancak ellerinin hakkıyla,alınlarının teriyle alabiliyorlar.Hiçbiri diplomanın ya da okul okumanın peşinde değil.Diploma yalnızca bir sembol;bir kağıt onlar için.Onu edinebilmek için bile para yetmiyor diğer mesleklerde olduğu gibi.Çünkü özel bir üniversitede bile,üniversite sınavından yeterli puanı alsanız dahi parayı bastırıp güzel sanatlar okuyamıyorsunuz.Elde ettiğiniz puanınızla birlikte bir dizi yetenek sınavını ve mülakatı da geçmeniz gerekiyor.Dolayısıyla anlıyoruz ki;sanatı meydana getirmek,onu şekillendirebilmek,söz konusu 'okullu olmak' olduğunda bile yetenekle mümkün olabiliyor.
Bugün baktığınızda,geçmişten ya da günümüzden adlarını hatırladığımız birçok insan sanatın herhangi bir dalında kendini kanıtlamış olanlardır.Elbette birçok lider de hafızamızda yer etmiştir ama bunun büyük çoğunluğu hayatını sanata adamış kişilerden oluşur.Çünkü onlar 'üreten'lerdir.Üretmek için hem zihinlerini hem duygularını hem de fiziksel becerilerini aynı anda ortaya koyanlardır.Tüm insanlığa koskoca bir kültür mirası,yepyeni bakış açıları ve çok değişik tatlar kazandıran dahilerdir.
'Tiyatronun her ayrıntısında sanat var' yazıyor İstanbul Devlet Tiyatroları'nın bu sezonki program kitapçıklarında.Ne denli derin bir düşünce...Ayrıntılardaki onca emek...Düşünsenize;müzik,ışıklandırma,dekor,kostümler,oyunculuk,senaryo ve aklıma gelmeyen daha birçok şey...İnanılmaz uğraşlar veriliyor bir eseri ortaya koyabilmek için.Belki de en organize çalışan meslek grubudur,ne dersiniz?
Onlar uykularında bile rahat edemeyen insanlar.Belki de çoğunlukla uyumayanlar.Gönül verdikleri işleri kotarmadan ruhları huzura eremeyenler.Duygularını,düşüncelerini bütünüyle somut sonuçlara ulaştıranlar.Dokundukları her nesneye bizden çok daha farklı bakanlar,bambaşka anlamlar yükleyenler.Karşılarında saygıyla eğilesi mücevherler.Galiba en önemlisi de,herkesten farklı olarak yaşamdan aldıkları her şeyi yine yaşama kendi gözlerinden süzerek olağanüstü bir cömertlikle geri verenler...Onlar sanatçılar.Onlar sanatçılar ve sizin gördüğünüzden,benim duyduğumdan gökkuşağı tadı alanlar.Onlar sanatçılar ve bu dünyanın %20'sinden daha azlar.Onlar sanatçılar ve aşkları,mesleğe dönüşmüş hayat felsefeleri.
Onlar geleceği avuçlarında tutup,yarınlarımızı hazırlayan insanüstü varlıklar.

Friday, January 8

Geçmişten gelen 'Gelecek'


Hiçbir şey adil değil.Her şey bir karmaşa,bir olup bitme içerisinde bize değmeden geçip gidiyor.Sonra üretkenlik olmamasından şikayet ediliyor.Yeni nesil tüketici deniyor;üretmeden yaşamak mümkün mü?
Çevreme baktığımda görüyorum ki her iki türden de mevcut.Özellikle de şu anda lise çağında olan kendini bilmez bir nesille karşı karşıyayız.Değişen değerler,sahip olunan olanaklar,sosyal çevre ve maddi kaynaklar doğrultusunda terbiyeden yoksun,mantıktan hayli uzak bir topluluk, biz genç yetişkinlerin de hayatına hükmetmek üzere emin adımlarla ilerliyor.En büyük sorunları tırnaklarındaki kırmızı ojeler,röfleli saçlar ve UGG botlar.Amacım bunları kötülemek değil,aksine anlatmak istediğim esas meselenin yetişmekte olan nesile ne gibi değerlerin hükmettiği.Çünkü biraz o kesimi incelediğinizde görüyorsunuz ki bağımlı oldukları sigaradan,alkolden daha fazlası.Evet,eskiden bağımlı olunan şeyler rahatlatıcı maddelerken onlara yenileri eklendi ve daha büyük bi esaretle çepeçevre sarmalamaya başladı bu minik insanları.Sigara artık ilkokul çocuğunun elinde oyuncak olmuşken,bira artık suyun yerini almış.Daha ilkokula başlarken sahip olunan cep telefonları,özel okullara endekslenmelerle eş zamanlı gelişen şımarık,saygısız ve terbiyesiz insancıkların olması kaçınılmaz oluyor haliyle.
Bazen teknolojiyi suçluyorsunuz,bazen de mevcut maddi değerleri ama asıl suçlanması gereken ailelerin çocuklarına karşı olan tutumları aslında.Çünkü gelişme çağında olan ve hayatın daha zerresini tanımayan bir çocuğa istediği her şeyi verdiğinizde ve kayıtsız şartsız özel okul imkanlarını önüne sunduğunuzda elbette bunun size geri dönüşümü kırmızı oje ve röfle olacaktır.Önemli olan parayı çocuğun oyuncağı yapmaktan çok,gizliden gizliye onu bir şeyler üretmeye teşvik ettikten sonra emeğinin karşılığını kendisinin de alabildiğini görmelerini sağlamaktır.
Dolayısıyla tüm bunları düşündüğünüzde ailenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini görmemeniz işten değil.Ebeveynler kitap okursa doğal olarak kitapçılar çocukların uğrak yeri olur.Ya da anne-babanın sanatsal,kültürel faaliyetleri ve evdeki davranış biçimleri çocuğun üzerinde rol model etkisi yaparak onu kaçınılmazı olmaya sevk eder.Bu nedenle,eğitimden önce terbiye vermeyi bilmek en büyük olgu.
Alması gereken sosyo-kültürel değerleri güzel bir şekilde benimsemiş,insanlara olan tutumunun dozunu ayarlayabilen insanlar ise;dünyaya,ülkelerine ve kendilerine her geçen gün yeni bir bakış açısı kazandırmayı amaç edinerek hayatlarını sürdürmekteler.Hem eğlenceye hem de üretime,eğitime ve çalışmaya zaman ayırabilen ve bu öğeleri birlikte götürebilenler,bu dozu ayarlayabilenler kendilerine oldukları kadar çevrelerine de bir o kadar değer katmayı başarabilenlerdir.Bazı şeyler ideolojik kalsa dahi,bilinen genelgeçer olmazsa olmazlar vardır ki bunlar gerçek insan yapısını şekillendiren başlıca özelliklerdir.En azından olumluyla olumsuzu ayırt edebilmek ve seçici bir insan olmayı başarabilmektir aslolan.Devamında zaten hem sanatsal ve kültürel faaliyetler hem de saygı-sevgi çerçevesinde oluşan bir görgü insanın kendisinden önde gider.
Dediğim gibi ideal bir insan profili çizmek tam anlamıyla mümkün olmasa bile bazı şeyleri değiştirebilmek elimizde ve bunun için de geçmişten ders alarak mevcut geleceğe yatırım yapmaktan kaçınmamak şart.Bu düzeni sağlamak için gerekli olan manevi güç yalnızca biz genç yetişkinlerin elindeyken bunu herkes için olumlu bir sürece dönüştürmeyi amaç edinmeyi öğrenmeliyiz.
*İllüstrasyon için Özgür'e minnettarım=)

Monday, January 4

Ütopyaların gerçeğe dönüştüğü yol : Avatar


Delicesine film izleyen biri değilimdir;hatta çok da sık izlediğim söylenemez.Seçici davranırım ve genellikle film hakkındaki yorumlar beni daha filmi izlemeden büyük ölçüde etkiler.Eğer çok önceden gitmeyi planlayıp da olumsuz bir eleştiriyle karşılaştıysam elbette ki önce filmi görmeyi tercih ederim.Ama genel anlamda izleyeceğim filmler için öncesinde bir araştırma yaparım.
18 Aralık 2009 tarihinde bir film gösterime girecekmiş diye tüm dünya yankılanıyordu.Herkes bu filmi bekliyormuş meğer.Neden olduğunu pek anlayamadım.Film gösterime girdikten bir-iki gün sonra yorumların ardı arkası kesilmedi.Herkes 'Avatar' olmuştu bir anda.Biraz yorum,biraz film bilgisi araştırdıktan sonra filmi izlemeye karar verdim.Öyle ki,ciddi bir merakla film için gün seçmeye çalışıyordum kendime.Belki de ilk defa tuhaf bir içsesle birlikte filme olan merak duygum hızla arttı.Filmin 3.gününde gittiğimiz hiçbir sinemada yer bulamadık.Hayatımda bu da bir ilk oldu haliyle.Çok fazla dert etmedim ama içim içimi yiyordu bir yandan.Sonraki haftasonu hem cumartesi hem de pazar olmak üzere iki gün boyunca neredeyse tüm sinemaları gezdik fakat sonuç yine aynıydı:Avatar insanları esir almıştı.Nihayet dün sabah için cumartesi gününden aldığımız biletin sevinciyle birlikte pazar uykumuzu feda etmek pahasına Avatar için yollara düştük.Benim gibi uykuya düşkün birisi için gerçekten çok büyük bir fedakarlıktı.
Kapıda 3D gözlüklerimizi alıp koltuklarımıza yerleştik ki,küçük bir sorun olduğunu ama filmin başlayacağını söylediler.Zaten film başlayana kadar hep bir kısmetsizlik olacak ve ben yine filmi izleyemeyeceğim diye çok tedirgindim.Neyse,20 dakika gecikmeli de olsa film başlamıştı.
İlk etapta zaten 3D olayı gönlünüzü fethediyor.Film kötü bile olsa 3D özelliği varsa izlerim diyorsunuz gerçekten.Zaman ilerledikçe koltuğa yapışıyorsunuz,hatta filme ara verilene kadar heykel gibi durduğunuzu,ellerinizi nasıl sıktığınızı anlayamıyorsunuz.O denli uzun olmasına rağmen filme ara verildiğinde geçen saatlerin nasıl olup da çabucak ilerlediğine hayret ediyorsunuz.Sıkılmak bir yana dursun,keyfinize diyecek yok;büyülenip Pandora'da yaşamaya başlıyorsunuz adeta.Evet,filmin geçtiği Pandora adlı gezegen cennetten bir mekan olsa gerek.Öyle güzel,öyle hoş ki! Sanki orada bir ağaç arkasına saklanıp oturmuş,olup bitenleri canlı olarak izliyorsunuz nutkunuz tutularak.Bir an filmin gerçekliğine kapılıp hayaller alemine dalıyorsunuz ve kendinizi Na'vi halkının bir parçası kabul ediyorsunuz.Öte yandan kendi türünüzün ne kadar korkunç ve ne kadar tehlikeli bir canlı olduğuna şahit olurken,yok ettiğiniz ve üzerine basıp geçtiğiniz her şey için pişmanlığın doruklarına çıkıyorsunuz.
İnsan,akla ve mantığa sahip zekasını kullanabilen bir canlı.Konuşabiliyor,üretebiliyor.Ama filmi izlediğinizde anlıyorsunuz ki insan dediğimiz tür aslında ürettiklerini,tükettiklerine katarak üstüne bir de Tanrı'nın bahşettiği doğal güzellikleri de ezip geçiyor.Kendi emelleri ve amaçları doğrultusunda,eylemlerinin sonuçlarını düşünmeden büyük bir hırsla ve öfkeyle hükmediyor her şeye.Sevgisini unutup,tüm bedenini ve ruhunu ,cömert fakat bir o kadar da bencil bir edayla çevresindekileri yok etmek için kullanıyor.
Evet,insan zekaya sahip olan bir canlı.Ama tarihe baktığınızda birçok olayda zekasını kötüye kullandığını görebilmeniz mümkün.Elbette İlkçağ'dan bu yana geldiğimiz nokta,katettiğimiz yol inanılmaz bir gelişmeyi beraberinde getirmiş fakat bu gelişmeler devam ettikçe,insan insanlığını unutmuş;hayvanlar düşmanca bakmaya başlamış ve dünya ona yaptıklarımızı bir bir ödetmek için kollarını sonuna kadar sıvamış sert adımlarla yürümeye başlamış.Birçok şey için geç kalmamıza rağmen,mümkün olanları değiştirebilmek için parmağımızı kıpırdatmadığımız gibi üç maymunu oynamayı rol edinmişiz kendimize.Bencilliğin en üst sınırına dayanmışız;kendimizden ve geleceğimizden vazgeçmişiz!Barış içinde yaşamaktan bahsetmiyorum bile çünkü çevresini dahi düşünmeyen bir canlı,diğer canlılarla olan ilişkisini göremez.Gözünüzü biraz açıp da etrafınıza bakarsanız,gördüklerinizin %90'ının sahte olduğunu anlamanız işten değil.
Yönetmen,senarist ve yapımcı James Cameron'a ise söyleyecek tek sözüm bile yok;ayakta alkışlanacak bir insan.İnanılmaz bir gözlemci,kurgucu ve 'sanatçı'.Bana en uzun filmleri izlemeyi bahşeden insan;aşktan bilimkurguya uzanan uzak kıtaları birleştiren bir efsane!
Son olarak filmi mercek alarak dünyaya bir kez daha gözlerinizi çevirirseniz eğer,insan diye bir türün artık kalmadığını göreceksiniz.Hani derler ya;görmeden,yapmadan ölmeyin;işte Avatar'ı da görmeden 'film' izledim demeyin.


*Roger Dean'e sevgiler,saygılar...