Sunday, December 19

Bir nedeni yok aslında

Bazen etrafımda olup bitenlere,duyduğum ya da izlediğim haberlere şaşıp kalıyorum.Nasıl olur diye soruyorum kendime, gerçeklerin bir 'heber' olmasını diliyorum fakat anlıyorum ki iş işten geçmiş, olanlar da çoktan olup bitmiş.

Dışarı çıkıp biraz yürüyorum yaşadığım şehirde.Adım attıkça afişlerle sarsılıyor beynim.Birkaç yıl öncesine kadar hayalini bile kuramadığımız sanatçıları ülkemizde uzun süre konuk eder hale gelmişiz.Nasıl oluyorsa alfabenin tüm harflerine denk gelen bir yelpaze kapsamında sanatla,kültürle,etkinliklerle ve organizasyonlarla anlamadan bütünleşivermişiz.Sanki yıllardır süregelen bir olguyu aynen yaşamaya devam ediyoruz.

Birkaç adım daha atıyorum; karşımda sokak lambasının kalınca gövdesine asılmış üzerinde ise kocaman harflerle 'Atık pil kutusu' yazan kilitli şeffaf bir kutu beliriyor.İlk etapta garip karşılıyorum bu durumu.Benim ülkemin,benim şehrimin sokaklarında hayalet çöp konteynerlerinin ardından adım başı atık pil kutuları da konulduysa eğer bu millet gerçekten ileri gidiyor galiba diye geçiriyorum içimden.Fakat biraz daha yaklaşınca kutuların içindeki gerçeği fark ediyorum : mandalina kabukları,buruşturulmuş kağıtlar,gofret ambalajları,naylon poşetler...Biz kim atıkları ayrıştırmak kim? diyen sesle birlikte zihnimde şimşekler çakıveriyor.

Her şey karşıdan göründüğünde oldukça gerçekçi,usulüne uygun ve masum bu ülkede.Fakat gerçeğe biraz olsun yaklaştıkça hayal kırıklığıyla sarsılan benliğiniz sizi ele vererek yüzünüzde beliren şaşkınlığı saklayamıyor bir türlü.

Eve geliyorum.Televizyonda bir reklam dönmeye başlamış.'Kültür Başkenti İstanbul' diyor ilerleyen her karede.Hemen ardından bir 'son dakika' haberi beliriyor : Tarihi Haydarpaşa Garı Alevler İçinde...Nasıl olmuşsa kendiliğinden yanıvermiş bu kültür şehrinin en önemli miraslarından biri...Üstelik tam da 'otel olacak orası' söylentilerinin akabinde...Üstelik de restorasyon aşamasındayken...

Bazı insanların kendilerini başkalarına farklı ve özel göstermeye çalışması gibi başımızdaki bazı kimseler de bu ülkeyi gerçekte sahip olduklarıyla değil de olmadıklarıyla tanıtmaya çalışıyor dünyaya.İlk kez uygulanan bir politika olmadığı gibi son kez de uygulanmayacak kanımca.

...

Bu akşam otobüste önümde bir baba-oğul vardı.Çocuk en fazla yedi ya da sekiz yaşındaydı.Babasıyla işaret diliyle anlaşıyor,şakalaşıyor ve eğleniyordu kocaman bir sessizlik içinde.O an, iletişim kurmak için bile etrafındakileri duyamayan ve konuşamayan çocuğun arkasında müzik dinleyen ben utandım,üzüldüm eşitsizliklerle kurulu dünyada yollarına 1-0 mağlup başlayanlara.

Thursday, November 18

B o z c a a d a

Uzun bir sabahın ardından Geyikli İskelesi'ne varıyoruz.Ufukta feribotu gördüğüm an fonda süzülen tepecikli bir ada görüyorum.Evet orası,sisler ardında da olsa bizi kucaklamak için hazır.Az sonra feribot kalkıyor ve 35 dakikalık bir deniz yolculuğunun ardından adamıza varıyoruz.İlk önce adanın simgelerinden biri olan 'Bozcaada Kalesi' selamlıyor bizi.Ardından daracık sokaklarla bezeli çarşı meydanından geçerek şehir merkezine 1 km uzaklıktaki bağ evimize varıyoruz.Sımsıcak yaşlı bir çift karşılıyor bizi ve minik evimizi gezdiriyorz.Kısmen yerleşip biraz dinlendikten sonra hemen yola koyuluyoruz.Çarşı meydanına attığım ilk adımdan itibaren girdiğim rengarenk sokaklar beni kendilerine tutsak ediyor adeta.Ada'ya olan aşkım işte tam bu anda başlayıveriyor.Aniden ve savunmasız bir biçimde kavrayıveriyor tüm benliğimi.Adımlarım ilerledikçe de aşkım alevleniyor.Sevdiğim her şey burada sanki! Eski Rum evleriyle kaplı sokaklar,rengarenk kapı ve pencereler,arnavut kaldırımlı yollar,saksılar içinde rengarenk çiçekler,dört bir yandan sarkan sarmaşıklar,tüm çarşıya konuşlanmış olan sıcacık sokak kahveleri,el yapımı hediyelik eşyalardan oluşan sokak tezgahları,her yanda görebileceğiniz Ada'ya özgü üzümlerden yapılmış şaraplar,domates reçelleri ve kekik balı...Bir dükkanda okuduğum magnet üzerinde şöyle yazıyordu : 'Şarap,şiirin şişelenmiş halidir.' Belki şarap da öyledir ama bu ada başlı başına bir şiir adeta...Tarihi Meryem Ana Kilisesi'ni gördüğüm sokaktan dönünce bir anda karşımdaki duvarda resimlerle süslenmiş Edip Cansever şiiri göz kırpıyor bana.Biraz daha ilerliyorum ve bir sanat galerisi karşılıyor beni.Ardından çok daha gizemli bir sokakla karşı karşıya kalıyorum; kurumuş yapraklar,paslanmış demirler ve eski duvarlar...Biraz daha gittikçe eski Rum evlerinden bozma oteller görüyorum.Bu adada gördüklerim şüphesiz dünyanın en güzel otelleri.Sonra karşıma 'Şarap Takıları' imal eden bir dükkan çıkıyor.İçinde harika takılar var! Eğer siz de bir şarapseverseniz mutlaka görmelisiniz.Oradan çıkıyorum ve bir anda içinde bulunduğum Rum etkisi beni camilerin bulunduğu Türk mahallesine fırlatıveriyor.Olabildiğin
e alaturka ama bir o kadar da Rum esintilerinin hakim olduğu mahallede hayat oldukça sessiz.Bu sessizliğin keyfini de en çok Adalı kediler çıkarıyor.
Ada'da yapılacaklar elbette sokakları gezmekle sınırlı değil.Toplam dört adet şarap fabrikasının bulunduğu bu güzel kara parçasında keyfinizce şarap tadımlarına katılabiliyorsunuz.Şehir merkezindeki 'Polente Kafe'de mutlaka bir şeyler içiyorsunuz çünkü hem müzikleri hem de mimarisiyle sizi içine çekiveriyor.Bundan başka meydandaki 'Çınaraltı Kahvesi' de tavla oynamak,likör eşliğinde ikram edilen muhteşem Türk Kahvesi içmek için biçilmiş kaftan.Ada'da mevcut olan tek banka 'Ziraat Bankası',onun dışında yalnızca birkaç bankaya ait bankamatik bulunuyor.Bankanın olduğu meydanda 'İstiklal İlköğretim Okulu','Bozcaada Kalesi' ve 'Atatürk Heykeli' dimdik ayakta duruyor.Bunun dışında Ada'da tek bir eczanenin olduğunu da söylemek istiyorum.
Şehir dışında da görebileceğiniz birtakım yerler var elbette.Mevki olarak tanımlanıyor adanın bölgeleri.En batı burunda yani Çamlık Mevkiinde ise meşhur 'Rüzgar Gülleri' bulunuyor.Son yıllarda neredeyse tüm rock müzik gruplarının video klip çekmek için mesken tuttuğu bu bölgede toplam 17 adet rüzgar gülü bulunuyor.Her biri 44 metre uzunluğundaki bu güller,Haziran 2000'den beri faaliyet gösteriyor ve Türkiye'nin 3.Rüzgar Enerjisi Santrali olma özelliğini de elinde tutuyor.Yanına yaklaştığınızda büyülendiğiniz bu güller yaklaşık 30 bin kişinin enerji ihtiyacını karşılarken 82 bin ağaca da hayat vermiş oluyor.
Bir diğer güzel yer ise benim gidip de fotoğraflayamadığım 'Ayazma Plajı'.Yazın gidilmesi daha makbul olan plajın kumu da oldukça meşhur.
Bu kısa ada gezimizi en son şehir merkezinde bulunan 'Bozcaada Müzesi' ve 'Bozcaada Kalesi' ziyaretlerimizle tamamlarken adayla ilgili birçok değerli bilgi ve belgeyi toplayarak biz meraklılarla paylaşıp,işini gerçekten severek yaptığını sizinle birlikte müzeyi gezerken verdiği bilgilerden anladığınız Hakan Gürüney'i de burada hem tebrik ediyor hem de kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.Müzede Bozcaada ile ilgili aklınıza gelecek,gelmeyecek bir dolu bilgi-belge görebilmeniz mümkün.Eski ada fotoğraflarının da basılmış olduğu güzel kartpostalları da müze mağazasından alabilmeniz ise tadından yenmiyor.Merak edenler içi müzeye giriş öğrenciler ve öğretmenler için 3,sivil halk için ise 5 Türk Lirası.
Bozcaada Kalesi ise pek bakımlı bir kale olmamasına karşın oldukça büyük ve eski bir kale.İçinde biraz kırık dökük olduğunu düşündüğüm çeşitli çapalar,amforalar ve birtakım sütunlar sergileniyor.Buraya da giriş ücretli elbette; öğrenci ve öğretmenler burayı görmek için 1 lira öderken, normal kişiler ise 1,5 lira ödüyor.Kaleye ait özel bir broşür yok fakat bilet kesen amcadan 2 liraya Bozcaada'nın tamamıyla ilgili bilgi veren harika bir kitapçık almanız mümkün.
Son olarak alışveriş ve yemek konusuna değinmek istiyorum.Şarap için söyleyebileceğim şudur ki, adadaki tüm şarapevlerinin şarapları aynı tatta fakat aralarındaki tek fark fiyatları.Bu sebeple tat olarak değil ama bütçenizi düşünerek hareket edebilirsiniz.Domates reçeli için ise hem çarşı meydanındaki sokak tezgahlarını hem de yine çarşıda bulunan 'Salto Reçelleri'ni düşünebilirsiniz.Hediyelik eşyalar ise bu adaya ayrı bir renk katıyor.Gerek sokaklarda satılanlar,gerekse şirin mi şirin dükkanlarda olanlar beni benden aldı adeta.Kalbimi en çok fetheden dükkan ise 'Bacchus' oldu.Birbirinden orijinal süs eşyalarının bulunduğu dükkanda fiyatlar biraz normalin üzerinde fakat adadan hatıralara değer.
Gelelim adanın yemek kültürüne...Rum ve Türk karışımının birleşimi olan ada mutfağında oldukça fazla deniz ürünü mevcut.Şehir merkezindeki tüm restaurantlar balık servisi yapıyor neredeyse.Dilerseniz ara sokaklarda,ahşap sandalyeli masalarda karnınızı doyurabilir dilerseniz de liman boyunca uzanan çeşitli balık restaurantlarında yemeğinizi yiyebilirsiniz.Adada bir de 'Yaylım Büfe' bulunuyor ki birçok yemeği muhteşem.Eğer uygun fiyata öğle yemeği arayışına girerseniz burası tam aradığınız yer.Gözlemeleri,çiğ böreği,pideyi yapılırken izleyebiliyor olmanız da cabası.
Ben, uzun zamandır gidip görmek için yanıp tutuştuğum bu adaya resmen aşık olup döndüm.Aklım ve kalbim hala orada beni bekliyor.Umarım en kısa zamanda yeniden yolum düşer bu cennet mekana.Heredot boşuna dememiş bu sözünü : 'Tanrı bu adayı insanlar uzun ömürlü olsunlar diye yarattı.'

Tuesday, November 9

Çocuklar ve ebeveynleri

   Çocuklar neden özgüven sahibi olamıyorlar ve bunu yaşamlarının ileriki safhalarında da muhafaza ediyorlar biliyor musunuz? Cevabı oldukça basit aslında; 9 ay boyunca anne karnında hissettikleri güven duygusunu ve bağlılığı dışarıya çıktıktan sonra bulundukları hiçbir ortamda hissedemeyen çocuklar birer yetişkin olduklarında da bu duygudan yoksun olmanın verdiği çekingenlikle içlerine kapanık bir hayat sürmeye başlıyorlar.Böylece hayatın her aşamasında arka planda kalarak kendilerini kanıtlayabilecekleri durumlarda dahi bir adım geride durup düşünme ihtiyacı hissediyorlar.Durum böyle olunca düşünürken harcadıkları zaman su gibi akıp giderken sahip oldukları şansı da alıp götürüyor.
   Kendi kendilerine yetmeye çalışan ve ebeveynlerinden hiçbir zaman destek göremeyen ve her daim yaptıkları ya da yapmak istedikleri saçma bulunan çocuklar şüphesiz mutluluktan oldukça uzak bir yaşam sürüyorlar.Oysa ihtiyaçları olan tek şey biraz güven ve biraz destek,hepsi bu.Sevdikleri ve ilgi duydukları alanlarda ebeveynlerinden duydukları en küçük destek ve takdir edilme belirtisi bile çocukların gerek sosyal gerekse mesleki yaşantılarında oldukça güçlü bir motivasyon olgusu kazandırıyor onlara.Aksi takdirde çocuklar yoksun kalan duygulardan örülmüş duvarlar arasında çürüyüp gidiyorlar.Belki içlerinden bir ya da birkaç tanesi mücadele edip taş kalpli insanlar olarak yalnızca maddesel hedeflerine odaklanarak başarılı bir konuma geliyorlar.Fakat bu da ileride kuracakları kendi ailelerini ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyerek kişinin ruh sağlığının bozulmasına kadar gidebiliyor.Günümüzde de bunun birçok örneğini görebiliyoruz.Verdiğimiz tepkiler de 'o adamdan ya da kadından hiç beklemezdim' gibi cümlelerden ibaret oluyor.
   Tüm bu sebep-sonuç ilişkilerinden yola çıkarak anne-babaların çocuklarına sevginin yanısıra güven ve destek duygularını vermeleri gerektiğini şiddetle vurgulamak istiyorum.Çünkü ebeveyn olmak çocuğuna yalnızca harçlık verip önüne bir tabak yemek koymak değildir.Ebeveyn olmak bundan çok daha fazlasıdır; yaptığı bir şeyi göstermek isteyen çocuğuna 'işim var gelemem' dememektir,onunla konuşmaktır,doğduğu andan itibaren onun da kendisinden ve diğer herkesten ayrı bir birey olduğunu kabul ederek ona yaklaşmaktır.Arkadaşlarına ve seçimlerine saygı duymaktır.Yere düşeceğini bildiğinde bile üzerine gitmeyerek kendi tecrübelerini dilediğince yaşamasına izin vermektir.Çünkü hiçbir birey kendi yaşadığından daha iyi öğrenemez hayatı ve yine hiçbir birey bir şeyi denemeden emin olamaz.
   Lütfen çocuğunuz bir şey yapmak istediğinde ona karşı çıkmayın.Evet, belki yapacağının çok yanlış olduğunu biliyor ve engel olmak istiyorsunuzdur ama bırakın başlasın.Yapamadığını ya da yanıldığını gördükçe zaten kendisi vazgeçecektir.Ya da yapacağı şey size saçma ve anlamsız gelse bile belki onun için çok önemlidir.Belki somut bir getirisi yoktur kendisine ama ruhuna iyi geliyor olabilir.Sosyal ilişkilerini düzenliyor,mutluluğuna katkıda bulunuyor olabilir.Çocuğunuz bile olsa hiç kimsenin kendi içinde neler yaşadığını bilemezsiniz.Bunu en güzel kelimelerle ya da en güzel yollarla ifade etse bile hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz ve anlayamazsınız.Nitekim bazen anlamaya çalışmak da şart değildir zaten.Bırakın, her şey olacağına varır.Ama tüm bunlar olup biterken siz çocuğunuzla gurur duymayı sakın ihmal etmeyin.Hayatları boyunca birçok kişiden destek görme şansları olabilir ama hiçbir destek siz anne-babaların verdiğinden ileri gidemez,önemli olamaz.Çocuğunuzu önemseyin ve onu olduğu gibi kabul etmeyi öğrenin.

Thursday, November 4

Dünyaya giden yol

   Birçok yazı yazdım bugüne kadar fakat hiçbir yazıma başlarken dişi kimliğim bu kadar ağır basmamıştı.Evet, şu noktadan bitiş çizgisini görene dek yazacağım her harf dişi bir aslanın pençelerinin izidir.İzleri doğru takip ederseniz kraliçe aslana ulaşabilirsiniz.Ama yok, ben bilirimci davranıp da kafanızın dikine giderseniz işi yokuşa sürersiniz.Böylelikle kadınlar karşısında maça her zaman 1-0 mağlup başlarsınız.
   Ne erkekler ne de biz kadınlar haklıyız bu ikili çekişmede.Elbette her daim bir taraf baskın gelecek ve bir taraf da bunu kabullenecek ama sonuçta her birimizin insan olduğu gerçeğini ne siz ne de biz değiştirebileceğiz.Hayatın içinde sürekli bir oyundayız zaten ve ne bir hakemimiz var ne de kurallarımız.Olan biten her şey doğaçlamadan ibaret ve bizler de o doğaçlamanın kurbanlarıyız zaten.İşte şimdi bunun size nasıl olduğunu kanıtlamaya çalışacağım.Eğer hazırsanız birazdan düdük ötecek ve sizi bambaşka bir dünyaya değil, tam da bulunduğunuz gerçeğe götüreceğim.Şimdi her şey tamam olduğuna göre anlatmaya başlıyoruz.

   Yüzyıllardır ne yazarların ne sanatçıların ne doktorların ne de sade insanların çözebildiği birtakım klişeler günümüzde hala esrarengiz görünüşlerini korumakta.Oysa hepimiz biliyoruz ki, üzerinden birkaç yüzyıl da geçse,teknoloji de gelişse,insanlar insanlar insanlar da tartışsa bunların bir açıklaması,bir oluru ya da bir çözümü asla olmayacak.Varolduğunuz süre boyunca mutlaka sizler de sorgulayacaksınız aşkı,kadın-erkek ilişkilerini ve daha nicelerini...Belki bazılarınızın ayağı bir gün bu düşüncelere takılacak ve düşeceksiniz.Yere yığıldığınızda ise etrafınızda hiç kimseyi bulamayacak,saatlerce çırpınacak ama 'o an' geldiğinde yalnızca kendi çabalarınızla yeniden dimdik ayakta göreceksiniz kendinizi.Sonra da attığınız her adımda daha temkinli olacak,daha sağlam basacaksınız yere.Yürüdüğünüz yolun bir anlamı olmaya başlayacak; yönünüzü önceden bilerek yolculuğunuzun tadını çıkararak ilerleyeceksiniz.Gece olduğunda korkmak yerine yıldızları izlemekten keyif alacaksınız,gün ağarmaya başladığında gözlerinize dolan ışıkla gülümseyeceksiniz.Kuzeyden gelen rüzgarlar ürpertecek bedeninizi ama siz güzel paltonuza bakıp gülümseyerek sarınacaksınız.Sonra yağmur yağacak,ayaklarınızın içine sular dolacak ama güneşin yeniden açacağından emin olduğunuz için suyla birleştiğiniz o ana şükredeceksiniz.Çünkü biliyorsunuz,daha önce de yaşadınız bunu ve ertesi gün ışıl ışıl bir güneşle uyandınız gecenin yağmuruna inat.İlerleyeceksiniz ve yeni yerler keşfedeceksiniz.Yepyeni insanlarla tanışarak deneyimlerinizi paylaşacaksınız.Kimiyle dostluklarınız olacak,sımsıkı bağlanacaksınız birbirinize ama hepsi bir gün şiddetini yitirecek.Arada kaybettikleriniz de olacak.Üzüleceksiniz,ağlayacaksınız ve derin acılarla kavrulacaksınız.Fakat zaman geçip yol ilerledikçe hepsi geride kalacak.Birkaç metre öteye vardığınızda ardınızda buğulu bir görüntü bırakacaksınız.Daha da ilerlediğinizce o buğulu görüntü de gözden kaybolacak ve unutacaksınız.Hepsi yaşamınızın bir parçası olacak ve doğduğunuz andan ebediyete kavuştuğunuz ana kadar yazdığınız kitabın sayfalarını dolduracak.Yalnızca siz istediğinizde elinizde kalan hatıralar eşliğinde yad edeceksiniz geçmiş zamanı.Ama hiçbir zaman geri dönemeyecek,bir daha aynı anları tekrar yaşayamayacaksınız.İyisiyle,kötüsüyle hepsi geçip gidecek yaşam sayfalarınızdan...

   Tüm bunları adınız gibi bilseniz de yine sorgulayacaksınız ve yine 'neden' diye soracaksınız kendinize.Neden erkekler böyle? Kadınlar öyle olduğu için erkekler de böyle belki de.Ve erkekler de böyle olduğu için kadınlar şöyle.Bu kısır bir döngü sadece.Ne başını ne de sonunu bilebildiğiniz bir muamma.Çünkü erkekler her şeyi yapabileceklerini zannediyorlar ama iş icraata gelince tökezliyorlar çoğu zaman.Sonra bunu gururlarına yediremedikleri için türlü bahaneler uydurarak zafer kazanmaya çalışan bir atlet misali koşuyorlar da koşuyorlar...Siz yalnızca seyrediyorsunuz ya da koşarken size çarptıklarında düşüp bir yerinizi incitiyorsunuz.Yaranız iyileşinceye kadar da yapmadığınızı bırakmıyorsunuz onlara.Çünkü hak ettiklerini düşünüyorsunuz.Ne de olsa zafere ulaşma arzusuyla yanıp tutuşarak devirdikleri yolda sizi görmediler ya da görmemezlikten gelerek en bencil halleriyle geçtiler yanınızdan.Veya bilerek ya da bilmeyerek düşmenize sebep oldular.Yara açtılar bedeninizin en hassas noktalarında ve kanattılar durduk yerde.Sonra onca seyirci görüp koştu yanınıza ama bir tek o el uzanmadı yaralarınıza.Çünkü o çok meşguldü ve bitirmesi gereken bir yarışma vardı.Hayat yarışması! Bu yarışmanın sonunda zafer olmalıydı; çok para vermeliler,çok büyük şeylere sahip olmalılardı.Ancak her şeye sahip olduktan sonra size vakit ayırabilirlerdi ama o zaman geldiğinde de varlığınızı bile unutuyorlardı işte.Belki bunu onlar da istemiyordu,belki tek istedikleri başarıydı ama bunu hedeflerken ezip geçtiklerini hiçe sayıyorlardı işte.Biz kadınlar da hiç tanımadığımız seyircilerin yardımlarına muhtaç bir halde olduğumuz yerde kalarak sıradan hayatlarımıza devam ediyorduk.Belki bir telefon,belki bir mesaj ya da belki de bir kapı zili bekliyorduk.Bunlar da bir yana, biz önemsenmek ve gerçekten değer görmek istiyorduk.Yalnızca canımız yandığı için değil, insan olduğumuz için sevilmeyi bekliyorduk.Fakat her ne kadar birleşse de yollarımız birbirinden tamamen ayrıydı işte.Onların derdi yarışken,eğlenceyken bizimkisi da o kadar sıradan ve tekdüzeydi.Bizim büyük hedeflerimiz yoktu; tek amacımız gerçekten 'yaşamak'tı...Sayelerinde arada bir de olsa nabzımıza şahit olarak hayata döndük ve kesik kesik bir yaşama vasıl olabildik.Elbette biz de tamamiyle masum değildik ama masumiyetimizi kaybettiğimiz her durumun altında mutlaka onlar yatıyorlardı.Çünkü herkes insan gibi davranıp gerçekten sevdiğinde ve sevildiğinde zaten bütün yollar birleşirdi; ne savaş olurdu ne de biz barış diye bir kelime türetebilirdik.

Monday, October 18

Atakule'den at beni gülüm aman aman =))

  Ankara günlüğümüz elbette ki kursla sınırlı değildi.Sabah 9:00'dan akşamüzeri 17:00'a kadar olan kocaman bir zaman dilimini dersle geçirdiğimizi düşünürsek pek tabii çoğunluğun kurstan ibaret olduğunu söyleyebiliriz fakat arta kalan vakitleri de oldukça verimli geçirdiğimizi akabinde kanıtlayacağım.
  Kurstaki ilk günümüzün ardından Ankara'nın meşhur Tunalı Hilmi Caddesi'nde dolaşıp en yakınımızdaki alışveriş Merkezi olan Karum'a gidip vitrinleri süzdük.Sonunda ayaklarımıza kara sular inince bulduğumuz ilk oturağa kendimizi attık ve gücümüzü topladıktan sonra market alışverişimizi de tamamlayarak Ankara'daki sıcak yuvamıza döndük.Karum'dan bahsetmek gerekirse, Tunalı Hilmi'yi takip ederek Kuğulu Park'a kadar yürüdüğünüzda karşısında Karum'u görüyorsunuz.Yemek yemek için yalnızca Kapış Kapış adlı Simit Sarayı'ndan bozma bir çorbacı ve karşısında da Bistro Kafe vardı.Kapış Kapış'ın hiçbir şeyini asla ve asla hiç kimseye tavsiye etmemekle birlikte Bistro'nun mönüsünden bihaber olduğumu da söylemek istiyorum.Birkaç bilinen mağazanın dışında Ankara'ya özgü yerel mağazalar binanın büyük bir bölümünü kapsıyordu.Özellikle de abiye kıyafetler satan butiklerin çokluğu en çok gözümüze çarpan şey oldu.Karum'la ilgili en güzel anım ise orada bulunan Vatan Notebook'tan 23 liraya aldığım 8GB'lık flaş bellek oldu.Evet kardayım! =) 
Karum'dan başka Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde bulunan Kuğulu Han'da da oldukça güzel mağazalar vardı.Pasajların önemli bir yeri var Ankara'da ve özellikle de Tunalı'da sayıları oldukça fazla.O bölgede bulunan Kırpık adlı restauranta her öğün gidebilirsiniz çünkü bütün yemekleri gerçekten çok başarılıydı.Tunalı ile ilgili söyleyeceklerim henüz bitmedi tabii ki.Tüm bunlara ek olarak Ramada Plaza'ya ait Cafe Rosso'da da güzel vakit geçirebilmeniz mümkün.Lakin fiyatları oldukça fahiş.Ama ona alternatif olarak karşı köşesindeki Elizinn Pastanesi'ni düşünebilirsiniz.Tüm tatlıları inanılmaz lezzetli ve ben gittiğimde tatlı ve kahve 8.5 lira fiyat etiketiyle kalbimi fethetti.Bu caddeyi bir kenara bırakıp hemen Kızılay'a geçmek istiyorum.
  Kızılay Ankaralılar için İstanbul'un Taksim'i konumunda.Bizdeki Taksim Burger King önü buluşma yerini düşünürsek de Karanfil Sokak'taki Dost Kitabevi'ni örnek gösterebiliriz.Taksim söz konusu olmuşken Limon Bazaar adlı pasajı da bizim Atlas Pasajı olarak düşünebiliriz.Elbette yakınından bile geçmez ama bunlara rağmen oranın en büyük artısı kesinlikle Leman Kültür.Arkadaşlarla vakit geçirmek,yemek yemek ve bir şeyler içmek için biçilmiş kaftan.Yemekleri bir harika ve Ankara'da porsiyonlar inanılmaz büyük.Öyle ki, bitiremediğiniz zamanlar çok oluyor.Biz İstanbul'da kuş kadar yemekleri daha fazla ücret ödeyerek yerken Ankaralılar tabaklarını dahi bitiremiyorlar.Leman Kültür'ün özellikle frambuaz soslu cheesecake'i muhteşem! Yanında bir de latte içerseniz, keyfinize diyecek yok.Arkadaşlarımın favori yemekleri ise Cümbür Cemaat,Çin Böreği ve Meksika Sandviçi.Olur da Ankara'ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim.Fakat dikkat edin akşam saatlerinde özellikle pek kalabalık oluyor ve mekanın büyüklüğüne rağmen yer bulamama şansınız yüksek.Bunun dışında gözümüze çarpan büyük bir eksisi oldu Ankara'nın : hareket amirliği denen kutsal danışma orada mevcut değil ve sürekli gideceğiniz yeri kimse sorsam diye düşünüp duruyorsunuz.Herkes kendine göre tarif edince ve otobüs numarasını söyleyemeyince de haliyle hatlar epey karışıyor.Kızılay'a giderseniz eski TBMM binasının sırasında bir Zara var ki, gez gez bitmiyor! Çok çeşit var ve ciddi anlamda büyük bir mağaza.Kızılay Meydanı'ndan aşağı doğru salınırken Gençlik Parkı'nın içinden geçerek vardığınız Necatibey'de ise Hacıbaba'nın lezzetli mi lezzetli baklavaları sizi bekliyor.Kilosu 30 lira ve yalnızca iki seçeneğiniz var : fıstıklı,cevizli.Ben yarım kiloyu kapıp geldim İstanbul'a =).
  Bu ciddi görünen şehre ayak bastığımdan elimi eteğimi çekene kadar geçen sürede birçok kez kendimi İstanbul'da hissettiğim oldu.O kadar fazla yeri İstanbul semtlerine benzettim ki, anlatamam.Örneğin Kızılay'daki heykelin önünden otobüs beklerken kendinizi Beşiktaş Balmumcu durağında hissediyorsunuz.Ayrıca -daldan dala atlıyor olacağım ama- Milli Piyango binası da tam Kızılay Meydanı'nda görücüye çıkıyor.
  Kızılay'dan otobüsle 10 dakikada Atakule'ye varıyorsunuz.Çankaya Caddesi üzerinde yer alan alışveriş merkezi olarak yapılmış mekanda şu anda tek bir dükkan bile açık değil.Yalnızca en alt katında bir Tansaş var ve de insanların kulenin en tepesinde yemek yediği lüks bir restaurant.Kuleye çıkış da elbette ki ücretli : 7.5 lira.Ben güzel şehrimin tarihi Galata Kulesi'ne bile 5 lira verip çıkarken ve bir de üzerine İstanbul Boğazı'nı kanatlarım altına alırken, Ankaralılar sonradan inşa edilmiş sembol olan kuleye 7.5 lira vererek tırmanıyorlar.
Girdiğiniz tüm marketlerde Atatürk Orman Çiftliği markalı dondurmalara rastlıyorsunuz.Dondurması ve kokoreçi meşhur olan AOÇ, bir parktan daha fazlası bir marka haline de gelmiş bu vesileyle.Ve gerçekten kokoreçini bilmiyorum ama dondurması ağzınıza layık! =) 
Ankara'da adımlarınızı ilerlettikçe birbirinden ciddi ve heybetli binalarla göz göze geliyorsunuz.TBMM,Türk Dil Kurumu,Tübitak,ÖSYM ve dahası.Bir de günün her saatinde gözünüze en çok çarpan insan tipi takım elbiseliler.Belli bir seviyenin üzerinde insanların yoğun olarak yaşadığını düşündüğüm bu şehirde İstanbul'a artı olarak kozmopolit yapının hakim olmadığını söyleyebilirim.Güzel giyinen ve göze hoş gelen insanlarla karşılaşmanız pozitif bir enerji veriyor size.Ne de olsa onlar Atatürk'ün varlığıyla yaşıyorlar, değil mi?
Atatürk demişken, bu şehrin en sevdiğim yanı buram buram Atatürk kokması oldu.Kafanızı çevirdiğiniz her yerde sanki O'nun izleriyle karşılaşıyorsunuz.Özellikle de Ulus Meydanı sizi eski günlere götürerek Ata'ya olan özleminizi kat kat arttırıyor.Tarihi kucaklamış İş Bankası binasının önündeki Atatürk pozu sanki az önce çekilmişçesine gözlerinizin önüne seriliyor.
Birçok büyük şehir gördüm ve buna İzmir de dahildi.Fakat Ankara bana daha yaşanılabilir geldi.Evet, belki denizi yok ama aradığınız her şeyi bulabiliyorsunuz.Kaldı ki, çok eskiden Anadolu Yarımadası'nın bulunduğu yer denizdi ve bu zamanlardan kalma dev çapaya rastlanınca, işte bu şehre *Ankara adını vermişler.
Son olarak şunu söylemek istiyorum; eğer yolunuz başkente düşerse bir akşamınızı mutlaka Tunalı Hilmi üzerindeki Tapas'ta geçirin.Pişman olmayacağınızdan eminim! 

İrem Kale Başkent Anıları Bölüm 2 / İstanbul

*Ankara : İngilizce'deki "anchor" kelimesinden türemiş.Türkçe'de ise bu kelime "çapa" anlamına gelmekte. 

Not : Ankara'daki belediye otobüslerinin adı EGO.Açılımı ise 'elektrik,gaz,otobüs' imiş.Fakat ekşisözlük'teki yorumlarda 'erken gelen oturur' olarak rastlamanız mümkün.Buna ek olarak şunu da söylemek istiyorum; EGO'lara biletsiz yani EGO kartsız binmeniz mümkün değil.Bizdeki gibi şoför akbil bulundurmuyor.Bu sebeple birinden EGO kart rica edip bastığınız kadar parayı da kart sahibine vermek durumundasınız.Garip, değil mi?


Başkent anılarını kültür başkentinden bildiriyorum efenim =)

  İspanya Büyükelçiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı'ndan kazanmış olduğum bursun heyecanıyla çıktığım Ankara yoluna, daha önce koyulduğumda henüz ondört yaşımdaydım.Bu ciddi şehre ilk ayak basışım okul gezisi kapsamında olduğu ve de o dönem ergenliğimin zirvesinde olduğum için haliyle hatırladığım birkaç yer de düşündükçe sisli bir atmosferin içinde kayboluyordu.
  Rötar yapıp bizi geren uçağın yarattığı tetki geçer geçmez havaalanından şehir merkezine uzanan uçsuz bucaksız yolun duruma yetişmesiyle tüm parçalar tamamlanmış oldu.Otele varıp da odamıza çıktığımız an tek şey, havada uçuşup duran yorgunluk nağmeleriydi.Derken gece boyunca yeni teoriler ortaya atarak uydurduğumuz biz dizi senaryo sayesinde hepimizin uykusu kaçıverdi.Ertesi sabah, kursun ilk gününde geç kalmanın da endişesiyle, merdivenlerini hızla çıkıverdiğimiz TÖMER, düşündüğümden oldukça farklı görünmüştü gözüme.Eğitimcilerin önerdiği "U" biçiminde hazırlanmış sınıfa vardığımızda ise sonradan hocalarımız olduğunu öğrendiğimiz iki güzel insan yüzlerinde kocaman gülümsemelerle karşılıyorlardı bizi.Akabinde bakanın ve Marta Morán'ın sunumuyla devam eden şaşkınlığım tam anlamıyla zirve yapmıştı.Açılış konuşmalarının ardından başladığımız dersle, bu kursun fazlasıyla güzel ve verimli geçeceğinin sinyallerini almıştım.Hayatımda bulunduğum en interaktif derslerdi ve hiç unutmayacağım hocalarım oldu uzun zaman sonra.Öyle ki, bir gece birlikte yemek yedikten sonra Tapas'a giderek içkilerimizi yudumlarken, yaşadığım saniyelere dahi inanamıyordum.Dört yıl boyunca aynı sınıfı paylaşıp bir kez olsun böylesine samimi ve sıcak bir ortamda bulunmamıştım kendi üniversite arkadaşlarımla ve hocalarımla.Bu muhteşem gecenin sonu da tam anlamıyla inanılmaz olmuştu.Evet, biz üç kız Marta Morán'la yan yana Tunalı Hilmi'de sohbet ederek ilerliyorduk.Ve evet, saat gecenin 22:00'ıydı.17:00 sularında başlayan program hiç anlamadan beş saat sürmüştü.Ertesi gün ise gecede çekilen fotoğraflara bakmakla, güzel sohbetler arasında "fiesta" havasında geçip gitti.En sevdiğim iki İspanyol'a ve ertesi gün de Ankara'ya veda ederek İstanbul'a dönmek için yola koyuldum.
  Elbette bu şarkının bir de nakaratı var.Şu ana kadar söylediğim kısmı şarkının bel kemiğiydi.Şimdiyse sıra en eğlenceli fakat bir o kadar da kısa olan nakarat kısmında.

İrem Kale Başkent Anıları Bölüm 1 / İstanbul =)

Monday, October 4

Yeni tasarım,yeni projeler ve yeni sezon

Blog sayfamı açtığımdan beri ilk kez bir ay boyunca hiç yazı girişi yapmamışım.Evet, Eylül 2010 sınırları içerisinde hiçbir harfime rastlayamadınız! Sebep mi? Çok basit...demek isterdim ama değil sanırım.İşin aslını ben de bilmiyorum.Tam kalemi elime alacakken hep geri döndüm.Kelimeler ufukta yığılarak üşüştüler zihnime ama bir türlü koşup yetişemediler satırlarıma.Arkadaşlar geldi ve sosyal hayatımız canlandı,bayram tatiline gidildi,pasaport işlemleri,okul kaydı,yeni seyahatler derken bir ay çabucak bitiverdi.Geriye dönüp baktığımda ise hüzünlü bir maskenin altındaki yarım tebessümle birlikte zirveyi zorlayan bir pişmanlık el sallıyor bana derinlerden.Neyse, öyle böyle derken geçmişe de mazi diyerek yeni planlara yatırım yapmak istedim.Özgür'ün çizimleri arasında kaybolurken ise aklıma güzel bir başlangıç projesi geldi; blogumu tasarlamak! Bir yılı aşkın süredir ne şablonlar ne arkaplanlar denedim ama olmadı; hepsinde bir eksik ya da bir fazla bulmayı başardım.Haliyle 'ben'i anlatan bir blog tasarlamak kaçınılmaz oldu.Birden ampul yandı ve 24 saatlik uğraşların sonucu işte gün gibi ortada! Yeni tasarımıyla çok mutlu olduğum sayfam artık gerçekten daha fazla hak ediyor beni yansıtmayı.Bundan sonra Şeyma'nın de verdiği gazla yeni projelerimle burayı şenlendireceğime söz veriyorum! =) En kısa zamanda gezi yazılarım ve fotoğraflarımla geri döneceğim.Beklemede olun!

Not : Bu şahane tasarım için sevgili Özgür'e çok teşekkür ediyorum.Ben tasarladım ama en çok o uğraştı sağolsun.Zaten o olmasa muhtemelen ortada ne blogum olurdu ne de tasarımı!

*Küçük bir not daha; fotoğraflarımı artık flickr'da yayınlıyorum.Merak edenler için ; http://www.flickr.com/photos/iremk/

Sunday, August 29

Bir iki güzel cümle,birkaç güzel anlam...

Bugünlerde ilginçtir ki duygu yoğunluğum sebebiyle yazı yazamıyorum.Garip ama gerçekten de durum bundan ibaret.Ama birkaç gündür duymuş olduğum birtakım sözleri yazmadan edemeyeceğim.Sözlerde tek bir yanlış,tek bir eksik bulamadım.Duyduğum an doğruluğunda ve gerçekliğinde kayboldum.Belki bilenler vardır ama ben bilmeyenler için paylaşıp,bilenler için hatırlatma yapmak istiyorum.

-  'Birini seviyorsan her şeyiyle sevmelisin.Yalnızca sevilmesi mümkün ya da kolay yanlarını değil,mevcut olan her yönüyle sevmelisin.Gerçekten seviyorsan olduğu gibi benimsemelisin.'

- 'Paranı harcarsan eğer günün iyi geçer ama biriktirirsen tüm hayatın iyi geçer.'

Friday, August 20

Ah bu televizyon,ah bu şarkıcıklar(!)

Ah şu Türk Televizyonu sağolsun,başladı yine çok sevgili(!) programlarımız! Son birkaç gündür fragmanlarını bile görmekten bıktığım,geçen sezondan da kalmış olan bazı programlar beni gerçekten geriyor.Bunlardan birkaçını saymam gerekirse...Müge Anlı ile Tatlı Sert,Var Mısın Yok Musun?,Survivor ve çeşitli izdivaç programları.Bunlar yetmiyormuş gibi bir de yaz boyunca kulaklarımı gittiğim her yerde tırmalayan ve magazin programlarından tutun da gittiğiniz en basit kafede bile maruz kaldığınız bazı şarkılar var! Aslında onlara şarkı da demek iltifat oluyor ya uygun kelimeyi bulamadım ne yazık ki.Şimdi de gelelim bu şarkılara...Bir kere önceliği Serdar Ortaç arkadaşımıza vermek istiyorum.Adamı yıllardır yok iyi besteci yok süper şarkı yazarı diye pohpohlayıp durdular ve başımıza iş açtılar.Karabiberim'le başlayan saçma şarkı yolculuğu bu yaz da 'Poşet' klasiğiyle devam ediyor.Biri bu adamın şarkı yazmasını engellesin ya da ne bileyim yasaklansın ama buhar olup uçsun tez zamanda.Sonra geliyorum Hande Yener ve Demet Akalın denen sevgili cicişlere...Kendini Madonna zannedebilecek kadar kuş beyinli olan bu arkadaşlarımıza ne desem hiç bilemiyorum.Piyasa şarkısı yapacağız,yazın gece kulüplerinde ve barlarda eğlenmeye gelen insanları müzik zevkinden mahrum bırakmakla kalmayıp bir de coşturacağız mentalitesiyle yola çıkarak 'Bodrum'a da gittik beraber İstanbul'da da yaşadık Sorun şehirlerde değildi Biz tam yalandık' ya da Serdarcığımız'ın 'Poşet'ine nispet olarak 'Çanta' isimli abuk sabuk şarkılar yaparak bütün yazımızın içine etmeyi başardılar sağolsunlar.Sonra bir de bu yazın unutulmaz ismi Soner Sarıkabadayı var ki 'Pas' adlı şarkısındaki ses tonuyla bile beni kilometrelerce öteye itmeyi başardı.Elbette ben kendi adıma konuşuyorum ama benimle aynı fikirde olan birçok insan olduğundan da eminim.Bu sebepten ötürü bu yaz ve diğer tüm mevsimler için Sertab Erener'in albümünü tek geçtiğimi söylemek istiyorum.Biraz kulak,biraz müzik zevki ve dolu beyinler diliyorum herkese!

Sunday, August 8

Bugün benim doğum günüm...:)

Bugün benim doğum günüm;hem sarhoşum hem yastayım,bir bar taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım diyemiyorum ama evet,bugün benim doğum günüm;kelimeler büyüyor ağzımda,bildiğim tüm hayatlar paramparça...

Yaşlanıyorum,yaşlandıkça yepyeni ufuklara dikiyorum gözlerimi.Kaybettiğim değerleri yeniden keşfe çıkıyorum.Seviyorum artık nefret ettiklerimi ve özlüyorum gün geçtikçe geçmişe ait her kareyi.Kimi eksik kimi fazla devam ediyorum yoluma ve dünyamı renklendiren her kimse gökkuşağıyla kardeş olduk zaman ilerledikçe.Büyüyorum yaşımdan hızlı ve anlıyorum karanlık dünyanın kalleşliğini,insanların bitmek tükenmek bilmeyen öfkesini,arabaların amansız yarışlarını,insaniyetten uzak bir yaşam sürenleri ve olduğundan büyük görünmeye çalışanları.Yıllandıkça cesaretim bana fark atarak ilerliyor ve ben böylece şekilleniyorum.Son söz yine sana geliyor güzel insan; kavga ediyoruz,bazen engin deryalarda kaybediyoruz birbirimizi,aynı sandalyeye sığmaya çalışırken birimiz açıkta kalıyor ara sıra ama yılmıyoruz,pes etmiyoruz asla.hep daha sağlam hep daha anlamlı oluyor bize ait anlar.Hayallerimiz,umutlarımız aynı yumurtadan can alıyor;seneler ilerledikçe sen ben olmaktan çok öteye gidiyoruz biz senle...Hep olmalısın ve zaten olacaksın benimle...İyi ki senle tanışmışım yoksa bu doğum günlerinin falan sensiz adı bile olmazdı! =)

Saturday, July 31

Gitmek gerek bazen

Blog açtım bir yıl kadar önce.Bir hışımla atıldım ve yazdıklarımı arşivlemeye başladım.Ben kaydettikçe daha çok yazdım,yazdıkça da mutlandım.Kimi zaman sevgimi sembolize ettim kelimelerle,kimi zaman da öfkemi...Güzel oldu,iyi geldi yazmak.Yazdıkça büyüyor insan ve büyüdükçe daha da çok anlamlanıyor her şey.Bazen büyümek de kötü geliyor insana;eskiye özlem artıyor,sevgiye verilen cevaplar titrek,düşünceler kendi boyundan büyük,umutlarsa solup gitmiş,boyunları bükük öylece duruyor çorak topraklarda...İşte o vakit gitmek zamanı geliyor.Bir arkadaşın sesi cesaretlendirirken yaşananlar da hayatın akışına müdahale edercesine doludizgin savruluyor.Hedef hep ileri ama yön hiçbir zaman belli değil.Ama galiba bu kez yön,vakitten önce belli olmuş.O zaman devam...

Thursday, June 24

Soya soslu tavuk

Yaklaşık iki hafta önce Kadıköy'de Benzin diye bir restauranta gittim.Aslında bir şeyler içme amaçlı girdiğimiz mekana vardığımızda karnımdaki zilleri de şiddetli bir şekilde hissettiğiimden,önce yemek yemeye karar verdim ve 'Tavuk Dürüm'de karar kıldım.Sos cenneti eşliğinde gelen tabak beni büyülerken,dürümün de tadı damağımda kaldı haliyle.O zamandan bu yana beğendiğim bu tavuğu ancak dün akşam deneyebildim ve gerçekten çok başarılı oldu.Sanırım yediğim en lezzetli,en güzel tavuklardan biri buydu.Üstelik yapılışı da çok basit!

Malzemeler :

- Jülyen dilimli tavuk göğsü
- Soya sosu
- Zeytinyağı
- Yeşil ve kırmızı biber
- Köri,kimyon,karabiber,pul biber,kekik
- Çok az miktarda tuz
- Sarımsak

Hazırlanışı : 

Damak zevkinize miktarına karar vererek rendelemiş olduğunuz sarımsağı tencereye koyun.Ardından istediğiniz miktarda kırmızı ve yeşil biberi ince ince dilimleyin.Sarımsağın üzerine soya sosu,zeytinyağı ve baharatları ekleyin.Kısık ateşte biraz karıştırıp sosu özdeşleştirdikten sonra tavukları ilave edin.Hem biberleri hem de tavukları kısık ateşte güzelce harmanlayarak karıştırdıktan sonra tencerenin kapağını kapatın.Tavuklar pişip biberler yumuşayıncaya kadar kapağı kapalı olarak kısık ateşte pişirin.Dilerseniz tabakta servis edin,dilerseniz dürüm olarak lavaş ekmeğine sarıp afiyetle yiyin!

Saturday, June 12

Nazım'dan seçmeler...

Bu aralar Nazım Hikmet şiirleri okuyorum durmadan.Okudukça büyüleniyorum ve ben o şiirleri okudukça Nazım daha da bir canlanıyor gözümde...İnanılmaz güzel,tüyler ürpertici ve öyle derin öyle büyüleyici ki, birkaç tanesini paylaşmak istiyorum.Söylenecek sözler bitmez onun için ama söylenmeyecek tek şey 'vatan haini'dir Nazım için...

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren
fakat hiç bir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...


***

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.


***

Sende; ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini,
Sende; ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,
Sende uzaklığı,
Sende; ben, imkansızlığı seviyorum.

Güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine

Ve kan ter içinde, aç ve öfkeli,
Ve bir avcı iştahıyla etini dişlemek senin.

Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,

Fakat asla ümitsizliği değil...


***


Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim
başım ağır
dizlerim parçalanmış
üstüm başım çamur içinde
yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim.


***

(Nazım'ın son şiiri....)

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım
Güldüm
Öldüm


***


sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
1961 yazı ortalarındaki küba'nın resmini yapabilir misin?
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?


***


Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye İşte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım; Ama seninle bir başka yaşarım...
Nazım Hikmet RAN

Monday, May 31

Hammaddemiz kötülük

    Dün gece kişisel rahatsızlığımı en küçük miktarda belirterek ders çalışmaktan sıkıldığımı,yorulduğumu anlattım yazdığım bir şiirle.Bencilce ya da belki de basitçe küçük düşündüm.Bir an için kendimi dünyadan soyutladım;yeryüzünde kalmış tek değerli bireymişçesine isyan ettim.Oysa ne karnım açtı,ne güvenliğim ne de sağlığım tehlikedeydi.Yapmam gereken tek şey ders çalışmak ve sınavı öyle ya da böyle atlatmaktı.Ne de olsa o sınavı geçemezsem ucunda ölüm yoktu.Ya da bunun için kimse beni cezalandırmayacaktı.Bu denli küçük düşünceler arasında gelgitler yaşarken benim dışımda olan, gerçekten çaresizlikten kırılan insanların varlığından hiç haberim yoktu.Evet, uyandım ve gördüm ki; "Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım" diyerek yola koyulan yardım gemisine saldırmıştı İsrailli askerler.Uyku mahmurluğuyla neler olduğunu kavrayamadım önceleri,sonra dinledikçe,okudukça bu kez duyduklarıma inanamaz hale geldim.Belki Hiroşima'ya atılan bomba kadar büyük bir etki yaratmamıştı kabul, ama bana kalırsa hiçbir felaket birbiriyle karşılaştırılamayacak kadar kötüydü.Orada ölenler,yaralananlar da insandı ve onların de aileleri,çocukları,eşleri vardı.Söz konusu 'insan' hayatıydı ve nasıl oluyorsa yapacak hiçbir şey yoktu.
    
    Kelimelere dökerken, her şey şeffaflaşıyor ama bir o kadar da hafif geliyor sanki insana.Aslında düşündüğünüzde,derinlere yolculuk yaptığınızda korkarak ve geleceğiniz adına büyük endişeler duyarak idrak ediyorsunuz neler olduğunu.Tıpkı küçük bir çocuğun hayal ettiklerini çalakalem kağıda döktüğü gibi gözünüzde canlanıyor yaşananlar.Bir gemi, yardım etme amacıyla denizde miller katediyor, içinde her yaştan insan var ve karşı cepheden memnun olmayan şahıslar tarafından yağmalanıp alıkoyuluyor.Hayal ettiğiniz resme bir anda kan kırmızı boyalar dökülüyor.Bu noktada artık iyilik yapmanın bile kötülük yapmaktan daha fazla bedel ödettiğini fark ediyorsunuz.Tıpkı gün geçtikçe insanın özel yaşantısını da esir aldığı gibi kötülük, bağımlılık yaratan bir madde misali tattıkça alevlendiriyor gözlerdeki kini,şiddeti,öfkeyi...Sonra onsuz duramaz oluyorsunuz; bulunduğunuz çevreden kopup ait olmadığınız sularda yüzüyorsunuz.İnsanlıktan gitgide uzaklaşıyorsunuz.Bir süre sonra ise duygularınız ortadan kalkarken, kötülük en gerçekçi yüzüyle beyninizi,eylemlerinizi ve akabinde tüm hayatınızı ele geçiriyor.Son olarak altın vuruşla esirinizin kurbanı oluyorsunuz.Birileri sizi acınacak halde bir odada hareketsizce yatarken buluyor.Hayatınız sona ermiş,emekleriniz,sevgileriniz,gülümsemeleriniz boşa gitmiş...Her şey,her şey bir anda kanatlanıp uçuvermiş...
    
    Küresel ısınmanın insanlığın sonu olacağından bahsederken, KYOTO'yu bazı çıkarcı milletlere imzalatmaya çalışırken etrafımızda olup biten esas felaketleri unutuyoruz bence.Aslolan ne küresel ısınma ne savaş ne de başka bir şey...Aslolan kötülük...Bunu yapan da insanlığın ta kendisi...İnsanlar bulundukları yere kendilerini sürüklüyorlar adeta.Ama bazıları var ki, masum insanları da sürüklüyor yanında.İşte hal böyle olunca ortaya böyle haberler çıkıveriyor.Her dönem insanlık kendi kökünü kurutmak için savaşıyor sanki.Ve her dönemin kendince silahları ayrı.Ama temelde hammadde hiç değişmiyor : KÖTÜLÜK...

Sunday, May 23

Women always make things greater!?

Bir arkadaşımın iletisine yazmış olduğu yazıyı blogumda paylaşmak istedim.Öyle beğendim, öyle sevdim ki anlatamam =)

"Whatever u give a woman, she will make it greater. Give her sperm, she will give u a baby. Give her a house, she will give u a home. Give her groceries, she will give u a meal. Give her a smile and she will give u her heart. She multiplies and enlarges what she is given. So if u give her crap, be ready to receive a ton...of sh*#/" ! No man can deny !!! "

BİR BÜTÜN OLARAK TARTIŞMA TEKNİĞİ

Bu sabah alelacele bir makale yazmam gerekti ödev için.Malum öğrenci milletinin huyudur yumurta kapıya dayanınca iş kotarmak.Ben de Program Geliştirme dersi için yaptığım ödevle ilgili aktarmam gereken yorumları bir makale altında topladım.Eğitim bilimleriyle ilgili yazdığım ilk makaledir.Keyifli okumalar =)

Konu : Genel Öğretim Yöntemleri / Tartışma Tekniği


    Uzun yıllardır bilgiyi öğrencilere aktarmak için birçok teknik kullanılmıştır ve tartışma tekniği de bunlardan biridir.Bu tekniği biraz irdelediğimiz zaman anlatma ve soru-cevap tekniğinin bir bileşkesi olduğunu söyleyebiliriz.Elbette ki çok daha kapsamlı bir teknik olmasının yanında,özellikle bu iki farklı yöntemin özelliklerini içeren ayrı bir metottur.Çünkü tartışmada hem anlatma hem de soru ve cevaplar oldukça yoğundur.Fakat bu teknik ortamında kişiler kendi görüşlerini de savundukları için biraz daha geniş bir alana yayıldığını söyleyebiliriz.
    Yapılan araştırmalar doğrultusunda  tartışma tekniğinin hem demokratik bir süreçten geçtiğini hem de öğrencilerin kendilerini daha iyi ifade etmelerini  sağladığını söyleyebiliriz.Çünkü gerçekten adil bir ortamda uygulanan bu teknikle,öğrenciler kendi görüşlerini,kendi tecrübelerini ya da gözlemlerini özgür bir biçimde ifade etme şansı bulurlar.Aynı zamanda farklı fikirlerden bilgiler edinerek çoklu veri alışverişine ulaşabilirler.Bunun yanı sıra sosyalleşmeleri açısından önemli bir tekniktir tartışma çünkü her birey konuşmasına başladığı anda tek başınadır ve bir topluluğun önünde kendini düzgün bir biçimde ifade ederek özgüven kazanma yolunda büyük bir adım atar.Ayrıca zihin süzgecinden geçirdiği yaşantılarını,gözlemlerini ya da edinmiş olduğu bilgileri kendi cümleleriyle karşısındakilere aktarma çabasına girer.Böylece hem kendini daha rahat hissetmeyi öğrenir hem de ileriki yaşantısı için büyük tecrübeler elde etmiş olur.
    Her tekniğin olumsuz yanları olduğu gibi elbette tartışma tekniğinin de kişilere getirdiği olumsuz yanları vardır.Örneğin sürekli tartışma tekniğini kullanan bir öğretmen,vermek istediği bilgilerin büyük çoğunluğunu öğrencilere aktaramaz ve bir noktada işlenen konular eksik kalmış olur.Öte yandan öğrencileri daima bu tekniğe teşvik etmek kimi zaman bazı negatif sonuçlar doğurarak öğrencilerin kendilerini dış ortamda da tartışma modunda ifade etmelerine yol açabilir.Dolayısıyla tartışma metodu,daimi bir metot olmaktan çıkıp arada bir öğrencileri hem motive etmek hem de derse daha aktif bir şekilde katılmalarını sağlayabilmek adına pekiştireç olarak kullanılabilir.
    Kendi deneyimlerim doğrultusunda söyleyebilirim ki;tartışma tekniğinde öğrenci konumunda olduğum zamanlar oldukça keyif almıştım fakat bazen aslında savunmadığım birçok konuyu savunuyormuşçasına yeni fikirler öne sürmeye ve bunları karşımdakilere kanıtlamaya çalışmıştım.Kimi zaman gerçekten yetersiz kalıp pes ettiğim de olmuştu ama kimi zaman da kendimi zorlayarak her iki tarafa da objektif bakabilmeyi öğrenerek bazı tabuları yıkma şansı bulmuştum.Çünkü öyle zamanlar gelir ki hem toplum tarafından hem de çevresel etkilerden kalıplaşmış bakış açılarına büründüğünüzü ancak karşıt görüşleri de savunmak zorunda kaldığınızda fark edebilir ve böylece olaylara iki farklı gözlükle bakmayı öğrenebilirsiniz.Tüm bu fikirsel çatışmaların ya da zihinsel üretimlerin dışında sosyal anlamda da kendinizi çok daha özgüven kazanmış bir birey olarak hissedersiniz tartışmadan çıktığınızda.Çünkü daha önce hiç mecbur kalmamış olsanız da tartışmanın içine düştüğünüz anda bir şekilde mutlaka kendinizi birçok insanın önünde yüksek sesle konuşurken bulursunuz ve eş zamanlı olarak beyin fırtınası da yaratarak hem bilişsel hem duyuşsal hem de psikomotor becerilerinizi ortaya koyarak birçok yönden kendinize ve çevrenize katkı sağlamış olursunuz.



Thursday, May 13

Yağmur gerekliydi bu gece...

Yağmur gibi yağmazsam ben de,
İçim rahat etmeyecek bu gece.

Sabırla bekliyordum,
Düşen tek bir damlayla
Akıverdi benliğim bir çırpıda.

Kimin ne mazereti var bilmiyorum
Kimin aklını ne kadar kurcalıyorum kestiremiyorum
Belki kimsenin aklına bile gelmiyorum
Ama sanırım mutlu olmam için tek sebebim sağlıkla nefes alabiliyor olmam.

Dünyaya gelmemdeki en büyük etken olan insan
Bugün tek bir hatamda siliverdi beni;aramadı,sormadı ve aramayacak da muhtemelen...

En yakın aile arkadaşım,birçok tecrübemi paylaştığım küçük insan bile,
Söz konusu ben olduğumda yanıtsız bıraktı sorularımı
Ben yineledikçe sıkıldı;kapattı kapılarını sıkıca.

Bugün neler yaşadığımdan haberdar bile olmayan en yakınım ise,
Yanımda olmak,derdimi paylaşmak bir yana dursun;
Aramadı bile...

Diyorum ya...
Bu yağmur gerçekten gerekliydi;
Herkes için...
Her şey için...













"Nefret ya da sevgi nağmeleri,benliğimizi ortaya koyan en kaydadeğer bestelerdir.Bazen yalnızca hüzün dolu içki masalarına eşlik ederler,bazense mutluluk dansının figürlerini yaratırlar."

Monday, May 10

İki yakası bir araya gelmeyen İSTANBUL...

Yaşadığınız şehri ne kadar tanıyorsunuz hiç düşündünüz mü? Bir gün hiç kendi kendinize dediniz mi acaba bu kentin sokakları ne kokuyor,hangi izleri taşıyor diye? 

Ben uzun zamandır İstanbul'un izini sürmekteyim.Gerek müzeleri,çarşıları,meydanları;gerekse tarihi dokusunu birinci eldenmişçesine yansıtan çeşitli boğaziçi semtleriyle doğup büyüdüğüm ve şimdi de yaşadığım şehri her geçen gün biraz daha yakından tanıma çabasındayım.Ve duyduğum hiçbir olumsuz eleştiri,kirli yorum ve bilgisizce ahkam kesmeler beni zerre kadar ilgilendirmiyor! Çünkü hiçbir İstanbul yaşayanı,nasıl bir şansa sahip olduğunun farkında değil.Farkındalık bir yana dursun;İstanbul hakkında tek bildikleri trafik,kirli hava ve yırtıcı insanlar...Hal böyle olunca da insanlar bir girdapta kaybolmuşçasına savrulup gidiyor en derinlere.Giderken de hiçbir şey görmüyorlar,belki istedikleri için belki de çaresiz kaldıklarından...Ama eminim ki,tüm olumsuzluklara rağmen en yaşanası şehirlerin başında geliyor İstanbul.Ne Ankara ne İzmir ne de Bursa hiçbir zaman İstanbul olamayacak ve İstanbul'da 'yaşam'ı tatmayanlar daima kıskançlıkla uzaktan bakacak bu güzel kıza.Herkes bilir;kedi erişemediği ciğere mundar der(miş)...

Bunlar bir yana,biz İstanbul'un güzelliklerinden bahsetmeye devam edelim.İstanbul öyle bir şehir ki,mazlum görünümüyle bile sizi büyüler ve kendi içinde masallar diyarına sürükler;anlamazsınız...Dertlidir her daim ama Bebek'ten bir baktırır kendisine ve sebepsiz mutluluklar doğurur benliğinizde.Bu şehirde hiç sıkılmazsınız.Gece gündüz demeden,aylar da geçse yıllar da tükense tüketemezsiniz İstanbul'u.(Bkz.Ömür Biter İstanbul Bitmez programı)Hiçbir şehir için bu denli çok şiir,şarkı,roman yazılmamıştır belki de.Ya da hiçbir şehrin içinden deniz geçmemiştir dünyanın hiçbir yerinde.İşte bu yüzden iki yakası bir türlü bir araya gelmez bu şehrin;her an bir koşuşturma ve hengame içinde capcanlı ve bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle durakları es geçen otobüs gibidir.Anı anına,günü gününe,olayı olayına uymaz.Uzaktan seyredenler bile ayrı bir keyif alır;yakınlaşanlar ise müptelası olur.İstanbul'u yaşadıkça aşkınız daha da alevlenir,yangınından duramazsınız.Tutku dolu bir tango dansı gibidir bu şehir;sert figürleriyle ordan oraya vurur sizi ve asaletini de denizinin renginden alır.Atardamarlarından durmadan sayısız gemi geçer;kimi yük taşır kimi insan...Her bir metrekaresi tarih kokar ve size görmek istediğiniz yüzünü gösterir İstanbul...İşte en önemlisi budur;kiminin zihninde pahalılık,trafik canlanırken kiminin gözleri Galata'dan Çengelköy'e bir tabloyla boyanır.

Mutsuz olduğunuzda,ortada hiçbir sebep yokken çıkın boğaz turu yapın.Arkadaş da aramayın yanınıza çünkü size en iyi arkadaş İstanbul'un ta kendisidir zaten.Canınız kahve mi çekti;gidin Cihangir'de yudumlayın sevdiceğinizi.Haliç kıyılarında seyre dalmak mı istiyorsunuz;çıkın Pierre Loti'ye ve bakın doya doya...Olmadı Galata Kulesi'ne varın sessizce...

Bazen de İstanbul'u dinleyin gözleriniz kapalı,tıpkı Orhan Veli'nin dediği gibi çünkü bu şehir gözleriniz kapalıyken bile kalp atışlarını en derinden hissettirir size.

(Kapalıçarşı'dan başlayın alışverişe,Sultanahmet'te Osmanlı dönemine geri dönün...Oradan Eminönü Meydanı'nda güvercinlere yem verin;Galata Köprüsü'nde mola verip biranızı yudumlayın,devam edin ve Tophane'de bir nargile için,İstanbul Modern Sanat Müzesi'ni gezerek ufkunuzu genişletin,Beşiktaş'tan Ortaköy'e ilerleyin ve bir çay molası verin,boğaz havasına doymadıysanız Ortaköy'den Emirgan'a doğru yürüyün sahilden(biraz uzak ama değer,Rumeli Hisarı'na çıkın mutlaka;bir de tepeden bakın boğaza,oradan geçin karşıya Kanlıca'da yoğurt yiyin,Çengelköy Çınaraltı Çay Bahçesi'ne mutlaka uğrayın ve devamında Beylerbeyi Sarayını ziyaret edin,Kuzguncuk'a varın ve tüm dertlerinizi unutun,Üsküdar'da Mihrimah Sultan Camii'ne bakarak hikayesini hatırlayın,biraz daha yürüyün sahilden ve Kızkulesi'ne şöyle dünya gözüyle bir kez bakın,Kadıköy'e ulaşınca Süreyya Operası'nda bir etkinliğe dahil olun,Moda sahiline inin ve dondurma yiyin,Fenerbahçe'ye gidip limanın dinginliğinde kaybolun,Bağdat Caddesi'ne gidip alışveriş yapın ya da amaçsızca dolaşın,sonra tekrar Avrupa yakasına dönüp Taksim'e geçin;İstiklal'i boydan boya yürüyüp arkadaşlarınızla oyunlar oynayın,Tünel'de kızarmış patates yiyip ucuz pasajlardan alışveriş yapın,oralar kesmediyse dönün Nişantaşı'na gidin ve şehrin kozmopolitliğine hayret edin,yok ille de tarih,kültür diyorsanız gidin Kariye Müzesi'ndeki fresklere bırakın kendinizi,ordan Mihrimah Sultan Camii'nin diğerine adım atın ve dönüşte mutlaka Fatih Camii'ndeki Fatih Sultan Mehmet türbesini görün,yetmezse;Süleymaniye'ye ilerleyin,Tahtakale'de Mahmutpaşa'da ucuza alışveriş yapın,yine yetmez diyorsanız tekrar Anadolu'nun bağrına bırakın kendinizi;Polonezköy'e gidin,Beykoz sokaklarından sahile inin,Anadolu Kavağı'na gidip balık ekmek yiyin,yalıları seyredin uzaktan,sonra yeniden karşıya dönüp Garipçe Köyü'nde fotoğraf çekin,Tarabya sahilinde tatlı yiyin,Emirgan'daki Sabancı Müzesi'ni gezin,ya da Adalar'a uzatın elinizi...Belki unuttuğum birçok yer vardır;bunlar ilk aklıma gelenlerdi...Hayatınızda bir kez de olsa İstanbul'u gerçekten doyasıya gezin)



Wednesday, April 21

Yolculuk

Ne zaman yolculuk gözükse,
İçim daralır;karmaşalar arasında kaybolduğumu hissederim.
Belirsizliğin heyecanı ve geride kalanların hüznüyle,
İki duvar arasında sıkışıp kalırım.
Göndereceğim mektupları düşünürüm ardımda bıraktıklarıma,
Kaçırdıklarım ve yakalayacaklarım için
Oynak bir terazi misali
Farklı yönlere savrulup dururum.
Yolculuğun merakı ve heyecanı bile
Yetmez silmeye vedanın adındaki burukluğu. 
Geçen tüm günler güzel görünmeye başlar gözüme,
Ve bir daha erişilmeyecek kadar uzaktırlar artık.
Geri dönmek hiç varılmayan bir limandır,
Rotasını kaybetmiş bir gemi süzülür 
Sakin ama uçsuz bucaksız sularda;
Bir martı geçer peşinden götürürcesine,
Belirsizliğe sürüklenir tüm vücutlar gecenin karanlığında,
Gökteki yıldızlardır seyre daldıran,
Dalgaların sesidir ruhları okşayan,
Rüzgardır tenlere dokunan,
Ve karanlıktır;bilinmezliktir sonu görünmeyen.

Tuesday, April 20

Issız Adam kekiymiş =)

Dün,gecenin bir vakti arkadaşımın isteğiyle ilk kez havuçlu tarçınlı kek yaptım ve tam kıvamında oldu.Tarçını ve hafif tatlıları sevenler için muhteşem bir kek diyebilirim.Aynı zamanda oldukça doyurucu.Böyle üst üste yemek tarifleriyle biraz yemek bloguna dönüşmeye yüz tutmuş olsam da gerçekten öyle bir niyetim yok;açıkça söyleyebilirim=) Kırk yılda bir kalkışıp yaptığım yemeklerden beğendiklerimi paylaşma arzusundayım hepsi bu! Afiyet olsun! =)

Malzemeler :

- 3 yumurta 
- 1 büyük havuç 
- 1 su bardağı toz şeker
- 1 paket vanilya
- 1 yemek kaşığı tarçın
- 1 paket kabartma tozu
- 1 su bardağı yoğurt
- 2 su bardağı un
- 1 çay bardağı sıvıyağ

Hazırlanışı : 

Şeker ve yumurtayı güzelce karıştırdıktan sonra (elbette ki mikser yardımıyla) elde ettiğiniz krema kıvamındaki bu karışıma sırasıyla vanilya,sıvıyağ,yoğurt,un,kabartma tozu ve tarçını ekleyip tamamen karışana kadar çırpmaya devam ediyorsunuz.Sonra rendelemiş olduğunuz havucu da atıp tekrar çırpıyorsunuz.Ben son olarak tarifte olmamasına rağmen ceviz de attım ve çok daha muhteşem oldu;tavsiye ederim.Bu şekilde elde ettiğiniz karışımı önceden ısıtılmış 180 derecedeki fırına atıp yaklaşık 35-40 dakika pişiriyorsunuz.Vee gece yarısı kekimiz hazır!  


Saturday, April 17

Somon rengi somon =)

Ne zamandır evde somon balığı yapmak için tarifler araştırıyordum.Düdüklü tencerede ıspanaklı somon tarifi bulmuştum ama pek iç açıcı gelmemişti sossuz olduğu için.Geçen gün bir arkadaşım bir sitede gördüğü pratik somon tarifini anlatınca bugün hemen denedim ve sonuç muhteşem oldu.Herkese tavsiye ediyorum =)

Malzemeler : 
- Bir dilim somon balığı
- 2 yemek kaşığı soya sosu
- Karabiber
- 2-3diş sarımsak
- Pişirme kağıdı

Pişirme kağıdına koyduğunuz somonun üzerine soya sosunu gezdiriyorsunuz.Ardından biraz karabiber serpiştirip hazırladığınız sarımsakları bütün halde balığın üzerine dizip paket yapar gibi kapıyorsunuz pişirme kağıdını.Ardından 25 dakika boyunca kısık ateşte bir tavada pişiriyorsunuz.Bu kadar pratik! Afiyet olsun! 

Kaynak : Şeyma'nın aracılığıyla : www.hafiftarif.com  =)





Friday, April 16

Kınıyorum,sinirleniyorum,acıyorum ve Tanrı'ya havale ediyorum!

Bazen öyle şeyler görüyorum ya da duyuyorum ki,hissettiklerimi duvarlara yazasım geliyor kocaman harflerle.Defterime yazmak tatmin etmiyor,deşarj olamıyorum.Birileri okumalı çünkü,birileri benim düşüncelerime yorum yapmalı ya da eleştirmeli ve ben geri dönüşüm almalıyım.
Sonra bir an geliyor ki düşünceler zihnimde tamamen yer değiştiriyor.Oyun oynarcasına,benimle alay edercesine savrulup duruyorlar zihnimde.Evet diyorum,birileri okumasa da,kimse görmese de ben kendim için yazacağım çünkü insanlar gerçekten uğurlarında satırlar yetmeyecak kadar yazılmayı gerektiren varlıklar.Onlarla sorunlarım hiç bitmiyor.Her geçen gün daha da artıp zincirleme bir şekilde uzayıp gidiyor.Çünkü hayvanlardan daha tuhaf insanoğlu.Çünkü hayvanlardan çoğu zaman onlardan beklediğiniz kapasitenin üzerinde geri dönüşümler alıyorsunuz.İnsanlarda ise her zaman umduğunuzun çok altında davranışlar gözlemliyorsunuz.Misal mi?

 Bazı insanlar var,yıllarca kanınızı emiyor,çok iyiymiş gibi görünüyor ama siz hiç anlamadan,farkında olmadan fos çıkıyor;eriyip bitiyor yaz dondurması misali.Hatta yaz dondurmasından da beter;en azından artık dondurma dört mevsim yeniyor da o insanların ömrü tek mevsim bile olmuyor.'Sonradan görmelik' insana hissettirmeden acı veren bir kavram;ileride mutlaka acısı çıkıyor.
Bazıları da var ki,birkaç ay önce sevgilim de sevgilim diye ölüp biterken şimdi bakıyorsunuz bambaşka insanlarla sarmaş dolaş gülümsüyor karelere.
Daha neler mi var?
Daha çok var.Her gün böyle yüzlercesine hatta binlercesine rastlamak mümkün.Elbette kimse mükemmel değil ama işte bu 'bazıları' dediğim kesim toplumdan soyutlanacak kadar ileri gitmiş durumda.Yazık.Onlara acıyorum bazen.Zavallılar ve hep zavallı kalacaklar diye üzülüyorum.Ama yanlarında durmuyorum artık,gereksiz kişiler için kendimden ödün vermemeyi öğrendim.Birkaç darbeden sonra akıllanıp,yeniden kelebek olmaya başladım.

Sizin için çok üzgünüm bazıları! Siz öyle yücesiniz ki(!),size yakışacak sıfatı henüz icat etmediler bile! 

Sunday, April 4

Mucize karışım : Yeşil çay+elma çayı+kabuk tarçın

Sağlığınızın tehlike altında olabileceğini hissettiğiniz anda yemem ya da içmem dediğiniz her şeyin müptelası olabiliyor ve an itibariyle bütün keyiflerinizi bir kenara bırakıp organik bir hayata adım atıyorsunuz.Ben de bu sebeple yaklaşık iki haftadır aşık olduğum kahveden,çikolatadan uzak duruyor;bunun yerine kendime alternatif ve bir o kadar da organik seçenekler yaratıyorum.Birkaç gün önce mısır çarşısına giderek aldığım elma çayı,çilek çayı,kabuk tarçını daha önce almış olduğum mangolu-vişneli yeşil çayımın içinde kullanmaya karar verdiğimden beri hayatımın buluşunu yapmışçasına herkese tavsiye edip evime gelen arkadaşlarıma denemeleri için ısrar ediyorum.İnanılmaz farklı ve hafif bir tat olduğundan emin olabilirsiniz ki ben her akşam içmeden duramıyorum!
Tarifi ise şöyle:birkaç tohum yeşil çayı ve elma çayını bir tutam kabuk tarçınla birleştirerek yeşil çay bardağınıza atıp sıcak suyla birlikte 5-6 dakika demlenmesini bekliyorsunuz.Ardından muhteşem aromasıyla sizi saran tada karşı koyamıyorsunuz!..Aynı tarifi çilek çayıyla da uyguladığınız takdirde çeşitliliği arttırmanız mümkün.(Tarçının da vücuttaki şekeri dengelediğini unutmayın.)Tamamen organik ve çok ciddi yararlara sahip olan bu karışımı yaşam biçiminiz haline getirmeniz kendinize yapacağınız en büyük iyiliklerden biri şüphesiz.Canınızın çekmesi sebebiyle az önce demlemiş olduğum çay fotoğraflarını da yazıma eklemekten büyük mutluluk duyuyorum.:)

Yeşilçayın Faydaları:
Yeşilçayın faydaları hakkında bilinenler son yıllarda yapılan araştırmalarla daha da artmıştır. Japonların uzun yıllar yaşamasının temel nedeni olarak yeşil çay tüketimi gösterilmektedir. Yeşil çayın bir tedavi yöntemi olmadığı destekleyici alternatif bir yöntem olduğu unutulmamalıdır.
  • Yeşil çay insan ömrünü uzatır ve insan sağlığına çok faydalıdır!
  • Diyet yapanlar muhakkak kullanmalıdır!
  • Anti hipertansif etkisi, anti bakteriyel etkisi, antiviral etkisi ve nöroprotektif etkisi vardır.
  • Uyarı:Şimdi yeşil çayın 30 dan fazla kanıtlanmış faydasını aşağıda okuyacaksınız fakat vakti olamayanlar için en önemlilerini belirteyim
  • Kalp rahtsızlığı olanlar, Obezite, Parkinson, Alzheimer gibi hastalıklar bazı kanser türlerinde yeşil çay çok ama çok faydalıdır.
  • Japon bilim adamı Prof. Shinichi Kuriyama 4 yıl süren bir araştırmadan sonra yeşil çayın kalp hastalıklarına iyi geldiğini keşfetmiştir. Kuriyama’nın Japonya’daki Tohoku University in Sendai adlı üniversitesinde yaptığı yeşil çayla ilgili araştırmalara göre: (ilk 6 madde)
  • Günde 5 fincan ve daha fazla yeşil çay içenler günde 1 fincandan az Yeşil Çay içenlere göre tüm hastalıklardan ölme oranları % 16 daha düşüktür. Yani Günde 5 fincan çay içenlerin ölüm riskleri %16 daha azdır.
  • Günde 5 fincan çay içen kadınlar diğer kadınlara oranla %31 oranında kalp hastalıklarından korunmuş olurlar.
  • Bu da demektir ki kadınlar yeşil çayın sağladığı faydalar konusunda, erkeklerden daha avantajlıdırlar.
  • Yapılan bu araştırmaya göre Siyah çayın da çok az bir faydasının olduğundan bahsedilmiştir fakat yeşil çay kadar etkili antioksidanlar içermemektedir.
  • Yeşil çayın Kansere faydası olduğu tespit edilmiş fakat Kardiyovasküler rahatsızlıklar (kalp hastalıkları) konusunda çok daha etkili olduğu belirlenmiştir.
  • Yeşil çayın içindeki Polifenol adlı antioksidanlar Kalp hastalıkları için son derece faydalı eşsiz bileşenler içerir
  • Kalp hastalıklarını önlemede ve yavaşlatmada yeşil çay içenler içmeyenlere göre %26 daha az risk taşımaktadırlar.
  • Bakteriyel ve viral hastalıklara karşı direnç sağlar
  • Nörodejeneretif hastalıkların önlenmesinde etkilidir.
  • Alerjilere iyi gelir
  • Artrit’ e iyi gelir
  • Kemik- mineral yoğunluğunu arttırır
  • Bağışıklık geliştirmeye yardımcı olur.
  • Grip belirtilerini ve soğuk algınlığının yok etmede önemli bir yardımcıdır.
  • Meme, pankreas, yumurtalık, kolerektal, ağız, kolon ve prostat kanseri gibi çeşitli kanser türlerine karşı müdahalede yeşil çay faydalıdır.
  • İltihapları ve ödemleri engeller
  • Diyabetle mücadelede yeşil çay size faydalı olabilir.
  • İnmeleri engellemede etkilidir.
  • Zindelik verir.
  • Kan basıncını düzenler
  • Obezite ve damar hastalıklarında dengeli beslenme ve egzersizle birlikte uygulandığında çok faydalı sonuçlar vermektedir
  • Şeker hastalığını önlemede son derece faydalıdır.
  • Alzheimer hastalığına ve hafıza bozukluğuna faydası araştırılmaktadır.
  • Parkinson hastaları için muhakkak kullanılması gereken bir bitkidir.
  • Diş çürümesini engelleyicidir.
  • Serbest radikallerden vücudu korur.
  • Lösemi’de gerileme sağlar
  • Böbrek taşlarının düşürülmesinde etkilidir.
  • Yorgunluğun önlenmesi etkilidir
  • Berberi hastalığının tedavisinde kullanılmıştır.
  • Migreni hafifletir
  • Ağız kokusunu giderir
  • Boğazımıza ferahlık hissi verir.

Masalsı bir günün ardından...

Ne zamandır gitmek istediğim iki yere de nihayet bugün ilk adımımı attım! İlk adımımı diyorum çünkü bundan sonra da gitmeye devam edeceğim yerlerin başında geliyor her iki mekan da.
Sınav haftasında olmama rağmen klasik öğrenci psikolojisi içinde olduğum için ders çalışmak haricinde ne varsa yapıyorum bugünlerde.Öyle ki,boş kaldığım zamanlarda üşendiğim ve bir türlü el atamadığım işlere gömülüp duruyorum.Bugün de havanın güzel olmasını ve geçen iki gün içinde toplam beş sınavı atlatmamı bahane ederek kendimi ödüllendirip evde oturmadım ve koşar adımlarla vapurun yolunu tuttum.Kadıköy'e geçtikten sonra ilk durağım Göztepe'deki İstanbul Oyuncak Müzesi oldu.Büyük bir heyecanla girdiğim köşkte de tahmin ettiğim gibi adeta büyülendim bakışlarımı odakladığım her noktada...İnanılmaz bir masal dünyasının ve bir o kadar da zaman makinesinin içinde hissettim kendimi.Kuklalar,porselen bebekler,metal oyuncaklar,Mona Lisa bebeği,sirkler,uçaklar,kovboylar,trenler,Cin Ali,Fatoş Bebek ve daha niceleri...Her biri ayrı ayrı tozlu raflarından ve can yoldaşlarından fedakarlık edip kendilerini Oyuncak Müzesi ziyaretçilerinin seyrine adamış birer yaşayan sırdaş!Kimisi belki bir evin maskotu,kimisi en büyük yoldaşı ya da kimisi en yakın arkadaşıydı bir zamanlar birilerinin...Hepsinde bir yaşanmışlık,bir hikaye ve bir mesaj vardı şüphesiz.Oyuncaklara yüklenen tarihi anlamlar,yaşanmışlıklar,maceralar,hayaller temalarına ayrılarak muhteşem bir köşkün beş katına yayılmış;geçen zamana meydan okuyarak capcanlı bir şekilde köşe bucak büyülüyor sizi.Edindiğim bilgilere göre Sunay Akın'ın çocukluğundan beri hayalini kurduğu bu müze 23 Nisan 2005 tarihinde aile yadigarı olan köşkte hayata gözlerini açmış bir nevi.Değişik ülkelerden açık arttırmalarla toplayıp derlediği sayısız oyuncaklardan oluşan müze,dünyanın da en büyük oyuncak müzelerinin başında geliyor.Sahne tasarımcısı Ayhan Doğan ile birlikte temalarına göre hazırlanmış odalarda cam raflarda sergilenen oyuncaklar;dünü,bugünü ve muhtemel geleceği en güzel,en tatlı biçimde anlatıyor oyuncakseverlere.Adile Naşit bebeği ile başlayan masal tavan arasındaki antika bisiklet ve valizlerle son buluyor.Elbette her şey bununla sınırlı değil;müzenin en alt katındaki kafede sergilenen oyuncaklar arasında kendinizi şeker tadında bir bebek odasında hissediyorsunuz.
Bugün anladım ki,oyuncaklar insanoğlunun hayatında en büyük izleri bırakan ve geleceklerinde de onlar için bir dünya yaratan en önemli varlıklar.Hayalleriniz,hedefleriniz,tarihiniz,yaşadıklarınız ya da yaşayacaklarınız oyuncaklarda gizli adeta.Hitler'in savaş politikası,minik bir kız çocuğunun hayalindeki ayakkabıcı,insanoğlunun uzay macerası ve daha birçoğu o köşkte sizi bekliyor.

Deneyimlerimin arasına kattığım bir diğer mekan da Sihirli Spatula oldu.Sihirli Spatula,Acıbadem'de ikiz kızkardeşlerin yürütmekte olduğu çok cici bir pastane.Bir arkadaşımın tavsiyesiyle gittiğim ve hayran kaldığım bu yerde zamanın durmasını istediğiniz harika dakikalar geçiriyorsunuz.Tepeden tırnağa çeşitli renklerle süslenmiş mekana daha girerken benliğiniz Hansel ve Gratel masalına gidiveriyor.Beyaz sandalyeler,çiçekli kaplamalar,gökkuşağından düşüp de gelmiş pastalar,keçe servisler ve şeker gibi tabaklar!..Her şeyin özene bezene hazırlanmış ve ince ince düşünülmüş olduğu gözünüzden kaçmıyor.Dekoru kadar şahane tatları da sizi Sihirli Spatula'ya hayran bırakmakta gecikmiyor.Öte yandan sahipleri de o masaldaki en tatlı en iyi karakterler olup sizi yumuşacık bir gülümsemeyle karşılayıp gözlerindeki kocaman ışıltılarla uğurluyorlar.Sipariş verebileceğiniz gibi canınız tatlı çektiğinde gitmeniz gereken büyüleyici ve sıradışı bir mekan.Bana kalırsa hiç gecikmeden  kendinizi spatulanın sihrine bırakıp toz pembe hayaller eşliğinde rengarenk pastaların içine bırakıverin kendinizi.
Merak edenler için : 
www.sihirlispatula.com