Çok tanıdık burası bana;her yer ve her şey.Sanki bütün kışı burda geçirmişim gibi,sanki hep burda yaşıyormuşum gibi aşina.Sabah 10 sularında gün,gece yatılan saate aldırmadan başlıyor değişmeksizin.Kulaklarımda minişimin 'İrem' sesiyle yataktan kalkmak şart oluyor.Ardından annemin 'Çayını koyuyorum hadi kahvaltıya' çağrısıyla aynada yansıyan ıslak yüzümü görüveriyorum.Uyumak istiyorum aslında ama ne mümkün.Gazeteler,çay kokusu,gözüme gözüme çarpan gün ışığı ve kuş sesleri eşliğinde oturuyorum sofraya.Önce etrafıma bakınıyorum geceden beri etrafta ne değişmiş diye sonra çayımdan bir yudum alarak yeni günün başladığını iliklerime kadar bir kez daha hissediyorum.Kahvaltı sonrasında salona geçip saatlerce gazetelere ve eklerine gömülerek geçiriyorum zamanımı.Öğlen anneannemin kahve saatiyle yerimden kalkıyorum.Orta şekerli üç fincan Türk kahvesiyle gün devam ediyor.Her şey planlı,programlı sanki burda;onun saati,bunun saati...Türk kahveleri görevini bir başkasına devrederken Ada ve İmge denizden gelip duşa giriyorlar ve yeniden sofra hazırlanıyor.Atıştırmalık öğle yemeğinden sonra Sarp'ın da gelmesiyle kadro tamamlanıyor.Aralıksız olarak neredeyse tüm günü 'Make 'n Break' oynayıp Jojo Tv'yi izleyerek geçiriyorlar.Saatin 3 olmasıyla sahilin yolunu tutuyorum.Bazen tek başıma bazen de hayatımın diğer yarısıyla uzun uzun yatıyoruz güneşin altında.Bir gün kum ocaklarındayız bir gün limanın arkasında.O,bu,şu derken saat 6 oluveriyor ve yine eve dönüş vaktiyle doğruluyorum yattığım yerden.Eve varıyorum,aşağıda ortalıkta duran meyvelerden atıştırdıktan sonra duş için yukarı çıkıyorum.Duş sonrası sitede oynayan çocukları izliyorum bir süre.Öylesine özgür,öylesine mutlu görünüyorlar ki koşuştururken...Kendi silüetimi de bir süre için onların yanına çiziveriyorum hayalimden.Çok ama çok kısa bir andan sonra toparlanıp bisikletimi almak için garaja iniyorum.Yoldaki mıcırlar canımı sıkıyor.Kayıyorum,sendeliyorum,arabalar da benimle inatlaşırcasına ardarda yığılıyor önüme,arkama...Günbatımında limana vardıktan sonra huzur doluyorum.Dizi dizi beyaz evler,parlaklığıyla göz alan masmavi deniz,ılık esen rüzgar ve turuncu gökyüzü...Düşünüyorum da bazen rüya gibi geliyor.Burayı çok sevmememe rağmen içimden 'Şimdi İstanbul'da bir belediye otobüsünde sıcakta ezilerek eve dönüyor olabilirdim' diye geçiriveriyorum hemen.Huzurum tüm benliğimi kaplıyor böylece.Güneş yerini Ay'a bırakırken yine eve dönüyorum ve çok uzaklardan gelen mangal kokusuyla bir kez daha huzur doluyorum dumana rağmen.Alkol ve et kokusu karışırken sofraya gelen bol yeşilli salatalar sanki klasik bir yaz akşamını simgeliyor tüm bu hayat karmaşasına pabuç bırakmadan.Uzun süren akşam yemeğinin akabinde giyinip süslenip ya canlı müzik yapan bir yere ya da deniz kenarındaki çay bahçesine gidiyoruz.Gece 1 gibi rutin günümüz sona eriyor.Her günümüz sıradan böyle geçmiyor belki ama bir yaz mevsiminin Yayla'da geçen en genel kapsamlı özeti bu olsa gerek.Yine de sıkıyor burası beni çoğu zaman.İstediğim her şeyi bulamıyorum.Ama düşünüyorum da insan zaten hiçbir yerde istediği 'her şey'i bulamıyor zaten.Önemli olan sanırım anı yaşamak ve her yeni günü bulunduğun ortama en güzel şekilde ayak uydurarak olabildiğince olumlu hale dönüştürerek geçirmeyi başarabilmek.
Konuyu takiben bugünkü yazımı hoş bir şarkıyla tamamlarken kahvemi almak için aşağıya iniyorum,yine yeniden.
'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
nasıl derim terk etti,bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
deniz güldü halime,
bir avuç su verdi elime,
"biterse gözyaşın al" dedi,
"doldur tekrar yerine"
rüzgar ve martı sordular seni neredesin?
nasıl derim terketti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
martı dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
rüzgar güldü halime,
dedi: "gidelim düş önüme",
gidemem dinle martıları,
bitmiyor alayları…'




