Monday, July 27

Deniz,kum,güneş ve rutin melankoli : Yayla

Bu yaz da planlarımın arasında yoktu çok sevgili yazlığımıza gelip vaktimi öldürmek ama yine yeniden burdayım işte.Biraz geç de olsa duygularımı satırlarla buluşturuyorum.Evet geç çünkü tam bir haftadır Saros Körfezi'yle buluşmamızın rehaveti içerisinde öyle böyle geçiverdi.
Çok tanıdık burası bana;her yer ve her şey.Sanki bütün kışı burda geçirmişim gibi,sanki hep burda yaşıyormuşum gibi aşina.Sabah 10 sularında gün,gece yatılan saate aldırmadan başlıyor değişmeksizin.Kulaklarımda minişimin 'İrem' sesiyle yataktan kalkmak şart oluyor.Ardından annemin 'Çayını koyuyorum hadi kahvaltıya' çağrısıyla aynada yansıyan ıslak yüzümü görüveriyorum.Uyumak istiyorum aslında ama ne mümkün.Gazeteler,çay kokusu,gözüme gözüme çarpan gün ışığı ve kuş sesleri eşliğinde oturuyorum sofraya.Önce etrafıma bakınıyorum geceden beri etrafta ne değişmiş diye sonra çayımdan bir yudum alarak yeni günün başladığını iliklerime kadar bir kez daha hissediyorum.Kahvaltı sonrasında salona geçip saatlerce gazetelere ve eklerine gömülerek geçiriyorum zamanımı.Öğlen anneannemin kahve saatiyle yerimden kalkıyorum.Orta şekerli üç fincan Türk kahvesiyle gün devam ediyor.Her şey planlı,programlı sanki burda;onun saati,bunun saati...Türk kahveleri görevini bir başkasına devrederken Ada ve İmge denizden gelip duşa giriyorlar ve yeniden sofra hazırlanıyor.Atıştırmalık öğle yemeğinden sonra Sarp'ın da gelmesiyle kadro tamamlanıyor.Aralıksız olarak neredeyse tüm günü 'Make 'n Break' oynayıp Jojo Tv'yi izleyerek geçiriyorlar.Saatin 3 olmasıyla sahilin yolunu tutuyorum.Bazen tek başıma bazen de hayatımın diğer yarısıyla uzun uzun yatıyoruz güneşin altında.Bir gün kum ocaklarındayız bir gün limanın arkasında.O,bu,şu derken saat 6 oluveriyor ve yine eve dönüş vaktiyle doğruluyorum yattığım yerden.Eve varıyorum,aşağıda ortalıkta duran meyvelerden atıştırdıktan sonra duş için yukarı çıkıyorum.Duş sonrası sitede oynayan çocukları izliyorum bir süre.Öylesine özgür,öylesine mutlu görünüyorlar ki koşuştururken...Kendi silüetimi de bir süre için onların yanına çiziveriyorum hayalimden.Çok ama çok kısa bir andan sonra toparlanıp bisikletimi almak için garaja iniyorum.Yoldaki mıcırlar canımı sıkıyor.Kayıyorum,sendeliyorum,arabalar da benimle inatlaşırcasına ardarda yığılıyor önüme,arkama...Günbatımında limana vardıktan sonra huzur doluyorum.Dizi dizi beyaz evler,parlaklığıyla göz alan masmavi deniz,ılık esen rüzgar ve turuncu gökyüzü...Düşünüyorum da bazen rüya gibi geliyor.Burayı çok sevmememe rağmen içimden 'Şimdi İstanbul'da bir belediye otobüsünde sıcakta ezilerek eve dönüyor olabilirdim' diye geçiriveriyorum hemen.Huzurum tüm benliğimi kaplıyor böylece.Güneş yerini Ay'a bırakırken yine eve dönüyorum ve çok uzaklardan gelen mangal kokusuyla bir kez daha huzur doluyorum dumana rağmen.Alkol ve et kokusu karışırken sofraya gelen bol yeşilli salatalar sanki klasik bir yaz akşamını simgeliyor tüm bu hayat karmaşasına pabuç bırakmadan.Uzun süren akşam yemeğinin akabinde giyinip süslenip ya canlı müzik yapan bir yere ya da deniz kenarındaki çay bahçesine gidiyoruz.Gece 1 gibi rutin günümüz sona eriyor.Her günümüz sıradan böyle geçmiyor belki ama bir yaz mevsiminin Yayla'da geçen en genel kapsamlı özeti bu olsa gerek.Yine de sıkıyor burası beni çoğu zaman.İstediğim her şeyi bulamıyorum.Ama düşünüyorum da insan zaten hiçbir yerde istediği 'her şey'i bulamıyor zaten.Önemli olan sanırım anı yaşamak ve her yeni günü bulunduğun ortama en güzel şekilde ayak uydurarak olabildiğince olumlu hale dönüştürerek geçirmeyi başarabilmek.
Konuyu takiben bugünkü yazımı hoş bir şarkıyla tamamlarken kahvemi almak için aşağıya iniyorum,yine yeniden.

'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?

nasıl derim terk etti,bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"

deniz güldü halime,
bir avuç su verdi elime,
"biterse gözyaşın al" dedi,
"doldur tekrar yerine"

rüzgar ve martı sordular seni neredesin?
nasıl derim terketti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…

alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
martı dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"

rüzgar güldü halime,
dedi: "gidelim düş önüme",
gidemem dinle martıları,
bitmiyor alayları…'

Friday, July 24

Hayal kahramanım

İkimizi bir karede hayal ediyorum;iç içe geçmiş sonsuzluğa uzanan kare içinde kareler...Bazen küçücük bir ışığın yansımasında bazen de bembeyaz bir duvara baktığımda görüyorum hayalim içinde hayalimi.İşte o hayal hep sana dair.Sadece sen ve ben kavramlarıyla süslenmiş hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir hayal.
Biraz uzak bu hayaller biliyorum.Uzun yollar,dolambaçlı sokaklar,aşılması güç tuzaklar var gerçeğe giden doğrultuda.Hepsine razıyım,hepsine hazırım ve hepsi için değer;biliyorum.Çünkü ben seni sadece sevmiyorum.Ben seni her geçen an özlüyorum ve yaşanan her ayrı düşte bile kendime hep seni diliyorum.Ben seninle olmayı seviyorum.Seninle olmaktan çok seni yaşamayı seviyorum.Beş yıl benden götürmek yerine bana çok şey kattı.Ve şimdi bu uzun yılların devamında bile ben hala senin hayalinle yaşıyorum;bıkmadan,usanmadan ve yılmadan.Öyle sanıyorum ki gözlerimi açtığım her günde bu hayal hiç bitmeyecek ve kahramanım her daim sen olacaksın.Seni sevmekten de öte bir duygu ait bedenime,beynime ve hissettiğim her yerime...

Thursday, July 16

An gelir..:)

Öyle anlar oluyor ki sıkıldığım zamanları bile şiddetle özlüyorum.
Mesela ders çalışmam gerektiği zamanlarda nedense 2.80 uzanıp sıkılarak etrafa bön bön bakmayı çok istiyorum.Ya da Özgür burda olmadığında onunla koca günü bomboş geçirip akşamüzerleri Nişantaşı'nda turlayıp eve dönerken yaptığımız saçma sapan yiyecek alışverişleri ve DVD seçerken iki büklüm olduğumuz o günler resmen burnumda tütüyor.Sonra ne zaman yapmam gereken işlerim olsa canım deli gibi Sirkeci'ye gidip Marpuççular'daki boncukları avuçlayıp,Mısır Çarşısı'nda sırıtarak dolanıp ordan çıkarken Kurukahveci Mehmet Efendi'den Türk Kahvesi alarak Zümrüt Parfümeri'den eksiklerimi tamamlayıp hava kararınca eve dönmek istiyor.
Bazen de bunların tam tersi oluyor.
Ne zaman boşluktan canım sıkılsa bu durumdan şikayet etmeye başlıyorum.Ya da ne zaman Özgür'le yapacak bir şey bulamasak koskoca İstanbul'da hep aynı yerlere gittiğimiz için kendime gıcık oluyorum.(Tabi bunu Özgürcüğüm'e yansıtarak =) )Ve de ne zaman Sirkeci'ye yakın olsam aklımdan hazır yakınken uğrayıp işlerimi halledeyim diye geçirsem üşenip vazgeçiyorum.Sanırım insanoğlunun genel bir huyu bu.Bir nevi 'bugünleri de ararsın' modu ya da biraz pişmanlık ve keşke bütünlemesi.Bu her neyse hayatımdan uzaklaştırmaya çalışacağım.Mesela yarın sınavdan sonra gidip ne zamandır merak ettiğim cilt bakımı davetiyemi değerlendireceğim.Sonra bu sıcağa rağmen üşenmeyip mutlu mesut pazarda dolaşacağım.Ordan eve gelip uzun uzun dinleneceğim.Dinlenmem bitince 3 hafta önce indirdiğim filmimi sonunda izleyeceğim.Filmden sonra kitabıma kaldığım yerden devam edip sonrasında da saatlerce uyuyacağım.Hatta cumartesi günü uzun zaman sonra tek başıma sinemaya gidip yalnız aktivitelerimden birini daha gerçekleştireceğim =).Bunlardan sonra da koca bir gün boyunca yazlık için toparlanacağım.(Koca bir gün!)Ama hepsinden önce şimdi yine kaytardığım dersime geri dönüp çok sevgili carta'ları(m)ı inceleyeceğim.
*carta = İspanyolca'da mektup anlamına gelmekte

Wednesday, July 15

Gidebilmeyi öğrenmek,kalmayı becerebilmek...Hangisi?

GİTMEK...

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.

CAN YÜCEL

Ne güzel yazmış Can Yücel,ne kadar açıkça dışavurmuş içindeki külfetleri...Her şey mükemmel göründüğünde bile patlak veren o kayıtsız şartsız memnuniyetsizlikleri...Çok sevilirken bile nasıl da korkulduğunu,endişe duyulduğunu...Bir adım öndeki basamak içinde bile ne denli belirsizlikler olduğunu...Karar vermenin zorluğunu...O karara varabilmenin çemberinde yaşanan gel-gitleri...Başladığın yola devam etmenin zorunluluğunu...
Evet,kimse sıyrılamıyor içinde bulunduğu giysiden.Kimse kapısını çekip kimseye haber vermeden bir adım öteye gidemiyor.Kimse istediği kadar yiyemiyor,içemiyor.Kimse istediği tatile,istediği huzura kavuşamıyor.Kimse kendini bambaşka alemlere adapte edemiyor.Kimse gerçeklikten düşlere bir saniyeliğine bile olsa geçemiyor.
Doğru,bu hayat dünyanın dört bir yanından her kesimden insanı her daim yoruyor,yıpratıyor.Hatta bazen daha da ileri gidip ezip geçiyor.Hayat,ondan kaçmamıza da izin vermiyor.Kendi içinde başka hayatlar yaşamamıza dahi razı gelmiyor.Bu hayat bizi çoğu zaman parça pinçik ediyor;kendi elleriyle,zamanla ve hiç yılmadan.

Thursday, July 9

Mezuniyet meseleleri


O alacaların hiçbiri yoktu.Yerine alabildiğe büyük bir coşku ve eğlence vardı.Genç mühendisler ilk hedeflerine ulaşmanın haklı gururunu yaşıyorlardı.Her birinin yüzünden belliydi ne kadar mutlu oldukları çünkü alınlarının teriyle girdikleri okulda okuyup hayalini kurdukları bölümden mezun olmanın tarifsiz sevincini yaşıyorlardı.Evet,onlar kendileri sayesinde istedikleri hayata adım adım ulaşan öğrencilerdi.2005 yılında aldıkları puanlarla kendilerini okullarına yine 'kendileri' yerleştirmişti çünkü.Onların mezuniyeti bu sebeple 'sembolik' de değildi.Sahneye sıralanıp geçiş töreninde bulunmadılar.Hepsi kendilerine özgü kutlamalarıyla ve birlik olmanın gücüyle sahneye hem kendilerini hem de mutluluklarını kazıdılar.
Evet,kızlar gece kıyafetleri ve sarılı-turunculu saçlarla boy boy fotoğraf çektirmemişlerdi.O kızlar ellerinde diplomalarıyla hocalarının da eşlik ettiği karelerde boy göstermişlerdi.Ayrıca hiç kimse okulun reklamını yapmadı.Öğrenciler hazırladıkları slaytlarda 'bölümleri' hakkında bilgi verdiler yalnızca.
'Atalım kepi gidelim'den çok bu anlamlı ve özel andan sonra dereceye giren arkadaşlarını kucaklayarak göklere çıkardılar.
Kuzenimin mezuniyeti için gittiğim tören bir devlet üniversitesine aitti.Etrafta belediye başkanlarından gelen çelenkler yerine Atamız'ın ve ülkemizin bayrakları vardı.Kürsüde robot gibi konuşan döpiyesli bir kadın değil,pembe elbisesi ve esprili sunmuyla deneyimli bir TRT sunucusu vardı.Başarısız bir dans gösterisi değil minik bir konser arası vardı.Balkonda sıkıntıyla bekleyen öğrenciler yerine ellerinde balonlarla,konfetilerle zıplayan coşku dolu insanlar vardı.Bir gün özel üniversite ve devlet üniversitesi mezuniyetine giderseniz eminim bu değişikliği anlayacaksınız.Kendi tırnaklarıyla o sahneye çıkmayı hak eden öğrenciler ve o sahneye tanıtım amaçlı getirilen öğrencileri gördüğünüzde farkına varacaksınız.Bu güzel töreni hazırlayan herkesi beni duymasalar da tebrik ediyorum.İyi ki gitmişim oraya,seneye darısı başıma:)

Monday, July 6

Değişmez mekanımız : Rafineri !



2008 sonbaharında arkadaşlarla tesadüfen keşfedip sonradan müdavimi olduğumuz bir kafe : Rafineri! Sıraselvilerden Cihangir'e inerken yolun solunda dört yolun kesiştiği bir noktada kalan Rafineri saatlerce oyun oynayıp sohbet etmeniz için biçilmiş kaftan.Özellikle biz öğlen gidip bir şeyler içip sohbet ederken ve daha çok etrafı izlerken saatin nasıl geçtiğini anlamıyoruz hava kararıncaya dek:)Tabu oynadığımız tek mekandır İstanbul sınırları içinde ve dekoru da bizi pek bir mutlu eder ne yalan söyleyeyim.Yapacak hiçbir şey bulamazsak kendimizi oraya atar günümüzü geçiririz.Birkaç ay önce bir arkadaşımla öğle yemeği ve sohbet amaçlı yine oraya gittik ve ben Rafineri'de ilk yemek deneyimimi o zaman yaşadım.O günden sonra da gördüğüm herkese Rafineri'de mutlaka bir gün yemek yemeliyiz demeye başladım zaten çünkü balzamik soslu ızgara tavuğunu yediğimden beri oraya olan sempatim onlarca kat arttı.Arkadaşımın yediği Rafineri Pizza ise değme pizza restaurantlarının pizzalarını lezzette yüze katlar.Kısacası gerek yemekleri,gerekse ortamıyla vazgeçemeyeceğiniz bir mekan Rafineri.Ayrıca ne zaman giderseniz gidin ünlü bir oyuncuya ya da yazara rastlamanız mümkün.Son olarak boş bulursanız pencere kenarındaki masayı parsellemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Ters etkiler

Bu hayatta hiç kimse size, kendinizin verdiği değeri vermiyor,bunu her geçen gün çok daha iyi anlıyorum.Elbette arada istisnalar oluyor ama milyonda bir,o da size vurursa şanslısınız demektir.
Genel anlamda kendi kabuğunda yaşamayı seven biriyim;yalnız ve özgür bir hayata sahip olmak için her şeyimi ortaya koyabilirim.Bazen böyle olmayı seçtiğim için kendime de çok kızardım ama artık bilinçaltımda bunu kendimi bir nevi korumak için yaptığımı düşünüyorum.Çünkü ne zaman hayatıma birilerini soksam,birileriyle vakit geçirmeye başlasam sonu hep hüsran oldu,üzüldüm.Yine kendime kızdım bu seçimi de kendim yaptığım için ama bazen zamanı geri alamadığınız gibi içinde bulunduğunuz düzene de ister istemez ayak uydurmak zorunda kalıyorsunuz.Ne hayalini kurduğum bir dostum oldu ne de en yakınım dediğim insanlardan tam anlamıyla bir değer gördüm.Dahası dostum sandığım bazı insanlar sadece işleri düştüğünde arayıp sormaya birden benimle yakın olmaya başladılar.Bu bana göre değil.Ya benle olursun gerçek anlamda ya da hiç olmazsın,girmezsin hayatıma.Sonuçta hep zarar gördüm ve şimdi gerçekten yeni insanlara da yeni tatlara da kapılarımı sıkıca kapattım,kendi penceremden hayatı izleyerek öğrenmeye başladım.Üstelik çırpındıkça daha çok battığımı görüyorum ve bu beni daha da hırçın bir insan yapıyor.Halbuki kimseden fazla bir şey istememiştim.Tek beklentim biraz insanlıktı aslında.Rüzgar farklı yönlere estiğinde bile unutulmamak,sadece özel günlerde değil kalan günlerde de hatırlanmak,sevinçlerimi paylaşabildiğim kadar üzüntülerimi de içtenlikle ortaya koyabilmek,azıcık da olsa değer görmek,önemsendiğimi hissetmek ve biraz ilgi,sadece biraz ilgi.
Etrafımdaki sahte insanlardan o kadar çok bunaldım ki bazen bakıyorum da en uzağımda gibi görünen insanlar belki de en yakınlarım diyorum çünkü en yakınımda gibi görünenler bana hep uzak olanlarmış meğer.

Sunday, July 5

Kahraman Hugo Cadı Sila'ya karşı !


Çocukluk evimin temel yapı taşlarından biri babamla izlediğim 'Aslan Kral' filmi,bir diğeri annemle gittiğim çocuk tiyatrolarının bütünü,bir başkası da kesinlikle 'Hugo Cadı Sila'ya Karşı' adlı kasetli hikaye kitabımdı.Neden mi?
Hugo,belki de birçok çocuğun hayatına girmiş,basit ve komik bir kahramandı.Fazlasıyla ürkek ve çekingendi.Ama bana şu hayatta öğrenilmesi gereken en önemli iki şeyi öğretti.Biri;gerçekten korkularımızı yenebilmemiz için onların üzerine inatla gitmemiz gerektiği,diğeri de hayatımıza gerçekten seçimlerimizin yön verdiğiydi.Hugo da seçimini yapmış ve hayatı seçimine göre şekillenmişti bir anda.Ve yine Hugo adım atmaya karar vererek tüm korkularını bir çırpıda yenebilmişti.
Hayatımız da bu ve bunun gibi görünüşte basit ama bir o kadar da önemli olan kararlar zinciriyle yol alıyor işte.Belki de bu nedenle çoğu insan, en çok bir şeye karar verme aşamasındayken kayboluyor düşüncelerinde.Çünkü hayat toz pembe değil şüphesiz ama kesinlikle bir rengi var : Beyaz.Alabildiğine beyaz ve uçsuz bucaksız bir kağıt gibi,daha biz doğarken sunuluyor önümüze ve o kağıdı renklendirmek bize düşen yegâne görev aslında.Bazıları tercihini siyahtan yana kullanıyor klasik çizgiden ödün vermeyerek;bazıları da morlar,turuncular,yeşillerle donatıyor hiç durmadan.Önemli olan ise bu şekillendirmeyi yaparken kullandığımız fırçalar değil;sadece ve sadece renklerdir...Renklerimizin tonları,yoğunlukları hep bizi ifade eder.Tıpkı kıyafetlerimizde kullandığımız renkler gibi yaşamımızı da bu şekilde renklendirir ya da renksiz bırakırız;ilk günkü gibi...
Tercihiniz ne olursa olsun,her zaman mutlu olmayı hedefleyin kararlarınızı alırken.Sevdiğiniz insanlardan,gerçekleştirmekten zevk aldığınız hiçbir eylemden vazgeçmeyin.En önemlisi kesinlikle hayatınızdan ödün vermeyin.Umarım hepimiz hayatımızın bir döneminde de olsa 'Hugo' olabiliriz...İnancınızı her daim içinizde saklı tutarak yolunuza devam edin ve asla pes etmeyin yeter.

Taşlamayın,bir gün o meyvelerden yiyen biri olabilirsiniz(!)

Açıkçası hiç kimse tarafından olumsuz karşılanmayı beklemiyordum.Yazılarımın değil de yazmamın ve bunu paylaşmamın birtakım insanlara saçma ya da anlamsız gelmesine üzüldüm,hatta belki birazcık içerledim de.Herkes bazı değerlerin anlamını bilmeyebilir,kabul ediyorum.Özellikle kitaba,gazeteye,dergiye,yazının olduğu her birime uzak olan ya da edebiyatın yanında olmayanlar elbette böyle bir işe mantık gözüyle bakamaz.Halbuki bu insanlar bu işin aslında mantıktan öte sevgiyle,istekle ve de yürekle yapıldığını bilmeyenlerdir zaten.Kimseyi yargılamak haddime değil tabii ki ama konu hep dönüp dolaşıp meyve veren ağacın taşlanmasına geliyor ister istemez.Üretmeyen ya da üretmeyi bilemeyen,üretemeyen insanlar doğal olarak karşılarına çıkan üreticileri gereksiz,anlamsız,saçma olarak adlandırırlar.Adlandırdıkları yetmez;ortaya çıkan üretimden faydalanmak isterler.Ama önemli olan bu yıkıcı adaylar karşısında sapasağlam durabilmeyi bilmektir.Hatta bilmekle de kalmayıp kağıdın yettiğince bunu haykırmaktır.Hiçbir zaman herkes yazının değerini ve kalıcılığını anlayamayacaktır ama bu işi hakkıyla yapanlar ya da yapabilenler her şeye rağmen hayatlarını yazılarına adayacaklardır eminim.Yine de herkese saygı duyuyorum ve olumsuz da olsa yorumda bulundukları için o insanlara teşekkür ediyorum.

Yazmak istiyorum...



Yazmak istiyorum...Akşam olduğunda kahvemi alıp pencere kenarında kulağımı tırmalayan cafcaflı seslere aldırmadan,yüreğimle aklımı yoğurarak fırına vermek istiyorum.Gün, ışığını gecenin karanlığına devrederken,insanlar evlerinde oturmuş sevdikleri programları izlerken, rüzgar, güneş karşısında gün boyu biriktirdiği enerjisini doya doya perdelere savururken,arabalar evlerine doğru yol alırken ben, köşeme çekilip zihnimi boşaltana kadar içimden geçenleri kelimelerde anlamlandırmak istiyorum.Yorulunca kahvemden bir yudum alıp sevdiğim şarkılar eşliğinde tazelenmek istiyorum.Etrafımdaki renk karnavalı yoldaşım olsun,mevsim kokusu ilhamım olsun ve beni daha önce hiç gitmediğim yerlere sürükleyip götürsün istiyorum.Biriyle sürtüşmektense kendimi satırlarda,özgürce ifade etmek ve tüm benliğimi kalemime vererek yepyeni hayatlarda anlam bulmak istiyorum.Evet,ben yazmak istiyorum.Vazgeçmemecesine,bunu bir yaşam borcu bilerek,yılmadan,yorulmadan ve her gün daha fazla,daha büyük bir şevkle,gayretle kendi silüetimi ufka harflerle kazımak istiyorum.

Saturday, July 4

Ortadoğu'yu fetheden barış kadınları - "Follow the women"


Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 30 ülkeden barış yanlısı yaklaşık 250 kadın Halep'ten başlayarak bisikletleriyle üç Ortadoğu ülkesini fethetmeye hazırlanıyor.Bu hazırlık aşamasında yapılan birtakım röportajlar sonucunda herkesin ortak amacının o ülkeleri yakından görerek tüm o yerlere barışçıl imzalar atabilmek olduğunu anlamak mümkün.İZ Tv'nin çektiği bu güzel belgeselde oldukça ilginç manzaralar görebiliyorsunuz.Bu "barış gezisi" doğrultusunda değişik şehirlerde çeşitli workshop'lar düzenleyen kadınlar halkla bir araya gelerek onlarla sohbet edip fotoğraf çektiriyorlar.Öte yandan bu kadınlar geçtikleri yerlere izlerini bırakabilmek adına farklı sloganlar yazarak bunları halka ve şehre bir nevi hediye ediyorlar.Bu sloganlardan en çok dikkatimi çeken "Live and Let Live" oldu çünkü her ne kadar dünyaya gelmiş bir insanın ilk hakkı "yaşamak" olsa da bazı şanssız kesimlere bu hak tanınmıyor ne yazık ki.Nefes alıp hayatta kalacak kadar yiyecek tüketseler de yaşadıklarını söylemek gerçekten çok zor."Yaşamak" fiili her bireyin kafasında farklı anlamlar bulsa da ortak noktanın "insanca yaşamak ya da yaşayabilmek" olduğunu kavramak gerek.
Halep'ten sonra Lazkiye'ye geçen kadınlar oradan da Lübnan'a uğrayarak son olarak Filistin'e geliyorlar ve bu noktada zaten hepsinin asıl isteğinin Kudüs'e yaklaşabilmek olduğunu anlıyorsunuz.Filistin'e girdikleri gibi en önde giden kadınlardan birine doğrultulan mikrofondan size yansıyan sesler şu şekilde : "Yaklaşık iki haftalık yolculuğun zorluklarına değdi çünkü şu an sonunda Filistin'deyiz ve bu muhteşem."Filistin'de ilerledikçe etraflarında sayısız mülteci kampı gören kadınlar kendi ülkelerinde tutsak yaşayan bu insanlarla bir araya gelmek için daha da sabırsızlanıyorlar.Onlara meraklı gözlerle bakan halkın tercümanı olmak istermişçesine bir kadın durumu şu şekilde açıklıyor:"Bu insanların etraflarında bisiklete binen birçok kadın görmeleri oldukça tuhaf tabii çünkü onlar bisikletin sadece çocuklara özgü olduğunu zannediyorlar ve dahası,bisikletin genç kızların bekaretine zarar vererek ileriki yaşlarında onların çocuk sahibi olmalarını olumsuz yönde etkileceğine inanıyorlar.Bu sebeple de anneler genç kızlarının bisiklete binmesine zaten izin vermiyor."Böylelikle halkın ve özellikle kadınların ne kadar basmakalıp düşüncelere teslim olup kendilerini aslında bu dünyadan soyutlayıp robotlaştıklarına şahit oluyorsunuz.
Filistin'de biraz daha ilerledikçe uçsuz bucaksız bir duvarla karşılaşan kadınlar burada mola verip ellerine aldıkları fırçalarla kendilerini anlatmaya başlıyorlar.Halkın isyanına sebep olan bu duvar 2002 yılında İsrail'in isteğiyle inşa edilerek iki ülkeyi birbirinden ayırmış.Amacının güvenlik olduğu söylense de halk gerçekte ne için olduğunun gayet farkında olmasına rağmen hiçbir şey yapamıyor.Pankartlar açarak hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlar,bağırıp çağırıyorlar,önlerine gelen ilk kameraya haykırıyorlar fakat değişen bir şey olmuyor.Duvarın diğer tarafına geçen kadınlar orada da barış yanlısı insanların olduğunu gördüklerini dile getirerek bundan mutluluk duyduklarını belirtiyorlar.Bu tarafta yaşayan bir kadın ise tüm çocukluğunun ve en güzel anılarının duvarın diğer tarafında kaldığından şikayet ediyor.Diğer bir kadın ise "Bu benim toprağım,benim ülkem peki bu duvar niye?Güvenlik olduğunu söylüyorlar ama bu işgalden başka bir şey değil" diyerek rahatsızlığını anlatıyor.Kudüs'e girdikten sonra büyülenen kadınlar daha derinlere girdikçe şiddetin ilkelliğiyle sarsılarak,barış girişimlerinin ne kadar da gerekli olduğunu bir kez daha anlıyorlar.Gerek Filistin gerekse İsrail halkının tamamen barış yanlısı olmasına karşın dış güçler sebebiyle ortaya çıkan bu karmaşada kaybolan insanlar geriye sadece çığlıklarını bırakabiliyorlar.
Yolculuğun sonunda ise organizasyonun koordinatörü bu gezinin aslında hepsi için manevi bir yolculuk olduğunu söyleyerek gelecek yıllarda katılımın çok daha fazla olacağına inandığını vurguluyor.Türkiye'den bu organizasyona katılan bir diğer kadın ise bu geziden sonra Ortadoğu'yla ilgili televizyonda ya da gazetede çıkan haberlere çok daha farklı gözle bakacağını söyleyerek barış girişimlerini arttırarak devam ettireceğini söylüyor.Böylelikle son bulan "bisikletli kadınlar" organizasyonu medeniyetler buluşmasını gerçekleştirip,insanların o topraklarda ne şartlarda yaşadığını bizzat görerek daha çok barış daha fazla çaba gerçekleştirmeyi umarak ülkelerine dönüyorlar.

Friday, July 3

En güzel Kot Kızı ! :)


Geçen gün -konu nerden açıldı hatırlamıyorum ama- Özgür'le konuşurken fark ettik ki 80'li yıllarda doğmuş hemen hemen her çocuğun kot gömleği ya da kot salopeti falan olmuştur.Sonra birbirimize kendi kot eşyalarımızdan bahsederken uzun yıllar önce çekilmiş ve bu konuyu tamamlayan muhteşem fotoğrafım aklıma geldi.O kot kumaşından eşsiz kıyafetimin içinde pembe çerçeveli süper gözlüklerimle kendimi dünyanın en güzel kızı hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum:)Ama bakıyorum bakıyorum verdiğim şu poza bir türlü anlam veremiyorum o ayrı.O bacak ne diye sandalyeye çıkmışsa artık stüdyo fotoğrafı çektirir gibi eller de önde birleştirilmiş hem artist hem de hanım hanımcık havası vermiş hatun kendine.Saçlarım da her zaman olduğu gibi anneannemin eseri.Hiç hatırlamak istememem gereken bir kare aslında ama dayanamadım koydum.Verdiğim görüntü kirliliğinden ötürü özürü bir borç bilirim hem siz okuyuculardan hem de o dönemde beni o halde görmüş tüm insanlardan.
Not : Fotoğraf Haziran 1992'de çekilmiş olup günü belirtilmemiştir.

Ölümsüzlüğü getiren ölüm : MJ


İlk kez beş yaşındayken haberdar oldum Michael Jackson diye bir şarkıcının var olduğundan.O zamanlar benim için televizyonda sürekli klipleri dönen,çılgınca dans eden ve birçok sticker'ı olan biriydi;şarkılarını ne dinlerdim ne de bilirdim.Biraz daha yaşım büyüdüğünde ise "yabancı şarkıcı=Michael Jackson ya da Madonna"dan ibaretti benim için.Sanki yeryüzünde İngilizce şarkı söyleyen ve dans eden sadece o ikisi vardı.-hoş ben beş yaşındayken Türkçe dışında tek dilin İngilizce olduğunu da sanan bir tiptim ya neyse!
Zamanla hiçbir şeyin sandığım gibi olmadığını öğrendim ve tabii bu süreçte yıllar hızla geçerken ben büyüdüm,o da "yaş"landı.Sonra bir gece tam yatacakken o inanılması güç haberi aldım:Michael Jackson ölmüş! Hayır hayır...Önce komada dendi,resmi bir açıklama olmadığı iddia edildi,kimisi bunun balon haber olduğuna inandı ya da inanmak istedi,bilemiyorum.Günün ağarmasıyla tüm gerçek su yüzüne çıktı tabii.Haber doğruydu ne yazık ki;Michael Jackson ölmüştü.O an aklıma çocukken annemin yatağında oturup onun sticker'larını ayırıp ayırıp sonra da onları sağa sola yapıştırdığım günler aklıma geldi.Beş yaşın çocukluğuyla şarkılarını bile bilmediğim bir adama bilinçaltında bir hayranlık duyuyormuşum meğer.Ne yazık ki birçok kişi gibi ben de onun ne kadar önemli ve "anlamlı" bir müzik adamı olduğunun ancak öldüğünde farkına varabildim.Ölümünün akabinde 27-28 Haziran haftasonunu kralın ölümü nedeniyle yayın akışını tamamen değiştirdi MTV."Tribute" adı altında tüm haftasonu MJ'in klipleri dönüp durdu MTV'de ve benim içimden kanalı değiştirmek gelmedi bir türlü.Defalarca aynı şarkıları üst üste dinledim ve hiç bıkmadım,sıkılmadım.(Benim gibi birçok kişi olduğundan eminim)
Şimdiyse son bir haftadır MJ'le dolu olmanın ağır yükünü biraz olsun hafifletebilmek için yazıyorum buraya.Evet;öldüğü günden beri her gün gazetede,televizyonda saçma sapan birçok haberi çıktığı yetmiyormuş gibi hakkında ahkam kesen bilumum kişilere(!) maruz kaldık.Övgü dolu yorumların yanısıra birçok suçlama ve yergi dolu yorum okudum onun hakkında.Herkes sevmek ve olumlu yaklaşmak zorunda değil elbette ama en azından böyle bir insana herkes saygı göstermeli.İnsani yönünü tartışmak hiç kimseye düşmez kaldı ki bunu tartışanlar gerçekte ne kadar "insan" onu da ayrıca bir düşünmek lazım.Kim ne derse desin bu dünyanın yarısından fazlası bilerek ya da bilmeyerek MJ hayranı;bu yadsınamaz.Bize bahşettiği muhteşem şarkıları sonsuza dek her jenerasyon bıkmadan dinleyecektir,eminim.Çünkü bu şarkıların hiçbiri günümüzün bazı sadece popüler olma çabasıyla piyasaya sürülmüş iki dizeli,beş nakaratlı,anlamsız şarkılardan değil.Her şey bir yana,bir insanın ardında "ürettiği" bir şeyler bırakması hem zordur hem de her daim birçok avantaj yanında dezavantaj da getirir.Bunun içindir ki Michael Jackson yeryüzünde meslek seçimini en doğru yapmış insanların başında gelir.Bırakalım da biz şarkılarını dinlemeye devam ederken gittiği yerde rahat uyusun.