Tuesday, December 22

İlk toz pastel boya çalışmalarım =)




Resim yapmak güzel şey...Hele de stres altındayken,birçok şeyden sıkılmışken...Müzik dinlemek kadar dinlendirici,huzur verici.Dondurma yemek kadar mutlu edici,haz verici.Güzel bir fotoğraf çekmek gibi.Ama bu kareyi kendi ellerinizle oluşturduğunuzu düşünün...
Tam bir el emeği,göz nuru.En güzel paylaşım araçlarından biri.O renklerle çocuklar gibi saatlerce oyalanabilirsiniz.Sevgili hocama da çok şey borçluyum;insanı harika motive ediyor!=)
Huzurlarınızda ilk toz pastel boya çalışmalarım!..
(Not:Her ne kadar pis bi iş olsa da toz pastel boyaya taptım resmen..Harika bi buluş,ilk kez kullandım ve bayıldım!)

Thursday, December 17

Kadın susmuş,erkek dinlemiş;erkek susmuş kadın dinlemiş(!)



Son günlerde herkesin diline dolanmış ve yine herkesin 'Aynı biz,aynı biz' dediği bir dizi var:"1 Kadın 1 Erkek".Geçen yıldan beri izleyiciyle buluşan fakat daha çok bu yıl Facebook'ta paylaşılan videolarla patlama yapan dizinin başrol oyuncularını neredeyse tüm sohbet programlarında çok sık görmeye başladık.Konu kadın ve erkek ilişkileri olunca haliyle sohbet koyu,derin ve bir o kadar da sıradışı olabiliyor.Bu vesileyle kadın-erkek oluşumundan ve aralarındaki çözülemeyen ve aynı zamanda hiçbir zaman paralellik göstermeyen bağdan bahsettiğimizde karşımıza siyah ve beyaz denebilecek kadar farklı iki renk çıkıyor;kadın ve erkek.
İnsanoğlu yaradılışından bu yana pek çok değişim geçirmiş olsa ve bu evrime halen devam etmekte olsa bile değişmeyen büyük bir gerçek var ki o da ilk andan itibaren bu iki cinsiyetin,temeline indiğinizde birbirinden hayli farklı ve bir o kadar da uzak olduğudur aslında.Buna rağmen ayrılmayan ve birbirine her daim birçok konuda muhtaç olan doğu ve batıdır bir nevi kadın ve erkek.Dolayısıyla hem ruhları,hem de vücutları ayrı gezegenlerde gezer çoğu zaman.Kadın susar,erkek dinlemeye başlar;erkek susar,kadın dinlemeye başlar.Öylesine anlamazlar ki birbirlerini,senkronize bir iletişimi bir türlü sağlayamazlar.Tabi bunu sağlayamadıkları gibi kendi doğruları eşliğinde,kendi gururları dahilinde anlık radikal kararlar verebilecek boyutlarda güçlü tartışmalara iterler kendilerini.Belki çoğu zaman ortada bir 'şey' yoktur bile ama bu küçük anlaşmazlıklar kolaylıkla iki süper kahramanın aksiyon dolu sahnelerine dönüşebilir.Genellikle iki tarafın da en büyük problemi dinlemeyi bilmemektir.Ya da yanlış zamanlarda dinlemeye başlarlar ve o zaman da karşılarında anlatan birini bulamazlar.Peki tüm bunlar neden? Yalnızca iki ayrı yarımkürede yaşamaları mı yoksa birbirlerini anlamak ya da dinlemek için çaba sarf etmemeleri mi?
Bu soruya verilecek birçok yanıt var elbette ve her cevapta da eminim ciddi boyutta fikir ayrılıkları çıkacaktır ortaya.Aslına bakarsanız bu iki soru da kendi cevaplarıyla birlikte etkileşim içindedir.Hep birlikte bu dünyayı oluşturacak kadar da önemli ve büyük bir etkileşimdir bu.Nitekim dünya kadın ve erkeğin üzerine kuruludur;bu gayet açık bir şekilde hayatımızın içinde kah gülerek kah hüzünlenerek şarkısını söyler durur yüzyıllardır.
Genel anlamda bahsedecek olursak;kadın dominanttır,erkek daha az kurnazdır.Kadın detaylarda kanaviçe işlerken,erkek merdivenleri üçer beşer çıkar.Kadın ketumdur;düşüncesini duygusunu anlamak için ruhuna dokunmak gerekir.Erkek ise çoğunlukla şeffaftır;ama görünen içyüzü sizi bazen yanıltabilir.Çünkü erkek bukalemun gibidir.Duruma göre renk alıp nabza göre şerbet verebilir.Kadın ise inandığı gerçeklerden kolay kolay sıyrılamadığı gibi kendi doğrularıyla tüm dünyaya meydan okuyabilir yeri geldiğinde.Kadın paylaşmayı sever;erkekse tek bir kadına ait olmaktan korktuğu için elinden geldiğince mesafeli davranır.Kadın en ufak şeyden nem kapıp sürekli sorgularken,erkek çoğu zaman gözünün önündekini görmeyebilir.Ne de olsa kadınların altıncı hisleri erkeklere oranla çok daha fazla işleve sahiptir(!)Kadın çok sever;erkek aşık olur.Çok iddialı bir yaklaşım olsa da,gerçeklik payı oldukça yüksektir.Neden mi? Çünkü kadın tutkuludur,sahiplenir,kıskanır ve bencildir eşi söz konusu olduğunda.Onu paylaşmaktansa ondan uzaklaşmayı bile tercih edebilir bazen.Erkekse daha maymun iştahlıdır;çabuk doyar ve sıkılır.Başka arayışlara çevirir yüzünü.Aşık olsa bile kadın kadar titremez sevgilisinin üzerine.Onun aşkını anlatabilecek basit ya da 'yalın' kelimeler bulabilirsiniz.Daha yüzeysel ve daha sıradan yaşar aşkını.Kadınsa tam tersine derin ve trajik bir tutkuyla taparcasına sever sevgilisini.Çoğu kez sevgisi uğruna birçok şeye gözünü kapayıp devam eder yoluna ve gerçekten seven bir kadın ancak aldatıldığında vazgeçer sevdiğinden.Bu vazgeçme de yenilir yutulur cinsten değildir elbette;katı ve kesindir.Asla geri dönüşü olmaz.Uzun zaman yarasını saramaz kadın.Erkekse ihanete uğrasa bile bazen aşkına yenilebilir.Çünkü zaafları ön plandadır.Daha acizdir;kolayca kabullenebilir olanları.Erkeğin kalbi daha yumuşaktır;derinine kadar inip elde ederseniz istediğiniz şekli alabilir.Kadınsa sabit fikirlidir;kalın duvarları vardır kendi içinde.Tehlike hissettiği anlarda ise pençelerini çıkarmaktan hiç çekinmez.Kadın çok üzülürken,erkek arkasını dönüp hayatına kaldığı yerden devam edebilir ayrılık söz konusu olduğunda.Kadın sözde bitirse de içi içini yer,sorgulamaları bir ömür sürer.Fakat erkek kapattığı kapının rengini bile unutabilir(!)Kadın romantiktir ve beklentileri vardır.Erkek ona keza daha çok iş bitiricidir.[Bu tabiri çok farklı anlamlarda açıklayabiliriz elbette=) ] Kadının olmazsa olmazları erkekleri çileden çıkarabilir.Çünkü kadın inatçıdır ve konu ne olursa olsun elde etmek istediğinin peşini bırakmaz.Erkekse zorlanmaya gelemez pek;sonuçlarının olumsuz olacağını adı gibi bilse bile kendinden ödün verecek bir durumda hiç düşünmeden geri adım atabilir.Kadın için sevdiği herkesten ve her şeyden önce gelir;sevdiği adamı hayatının tam merkezine oturtup hayatını hiç düşünmeden ona adayabilir.Hele de sevildiğinden emin olursa,karşısındaki için yapmayacağı şey yoktur.Erkek ise tam aksine sevdiğini hayatının merkezine oturtmaktan elinden geldiğince kaçınır;hatta dostlarını,ailesini ve sevgilisini tamamen ayrı tutup hepsini eşit miktarda konuşlandırır hayatına.Kadın,erkek indirmediği sürece pembe bulutlar üzerinde sonsuza dek yaşayabilir sevdiğiyle;erkekse her şeyin elinin altında olmasını istediği için merkezde kalıp kapılarını düşlere sıkıca kapayabilir.Kadın kuzeylidir;erkek güneyli.Kadın kıştır;erkek yaz.
Herkesin kendine göre sonu gelmeyen bir silsile şeklinde açıklaması vardır bu konuda,şüphesiz.İstisnalar kesinlikle vardır;bu gerçek yadsınamaz.Ama genel anlamda durum bundan ibaret çok uzun zamandır.Hal böyle olunca da iki taraf da anlayamaz birbirini.Anlaşmak için uğraşmaz,anlamak için dinlemezler.Ve yazının başlarında da belirttiğim gibi birbirlerini anlamak için dönüp dinlemeye kalktıklarında ise anlatan birini bulamazlar.Ya da bazen anlatılanlar,dinlenenler çok geç anlaşılır.Yine söylediğim gibi,kadın ve erkek senkronize yaşamaz;yaşayamaz.Kıyamet de bundan kopar.Yoksa kadın ve erkek birbirini tamamlayan en güzel notalardır.Önemli olan doğru müziği seçerek,doğru notalara basmaktır.Yazımı,kadın-erkek adına çok güzel bir özet olduğunu düşündüğüm minik bir alıntıyla kapamak belki de son noktayı en anlamlı şekilde koyacaktır.
'Erkek genellikle güneş gibidir.Ya batar ya çıkar.İktidar peşinde,ya kazanır ya tepetaklak yuvarlanır.Net,berrak,sade ve yalın.Kadın ise ayın halleri gibidir.Parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır.En görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında...Kadın muammadır.'-Elif Şafak/Melankolik Sabahlar adlı yazısından

Monday, November 30

'Olağan'üstü bir dizi : Fringe


Bugüne kadar birçok yabancı dizi izledim ve itiraf etmeliyim ki hepsinden de çok keyif aldım.Fakat ilk sezonundan son sezonuna kadar kaçırmadan izlediğim tek yabancı dizi Dawson's Creek olmuştu- ki dizinin fenomen olduğu yıllar benim 'teenage' dönemime rastlar.Bunun dışında Friends,Criminal Minds,CSI serileri,Eureka,Monk gibi birçok dizi geldi,geçti ya da hala geçmekte.Şimdi ise diyorum ki;tüm o diziler bir yana Fringe bir yana.İzlemeye başladığım ilk bölümünden itibaren beni tam anlamıyla ekrana kilitleyen,kaçırdığım her bölümü için vicdan azabı duyduğum ve bir daha izleyememekten çok korktuğum yani kısacası bende ciddi boyutta bir bağımlılık yaratmış,şu ana kadar izlediğim dizilerin arasında en zekice kurgulanmış olanı Fringe,şüphesiz.Neden mi?
Aslında bu soruya verilebilecek birçok cevap olmakla birlikte,temel nedenin dizinin tam anlamıyla bir bilimkurgudan öte,içinde 'olağan' öğeleri barındırması olduğunu söyleyebilirim.Bilimin ve teknolojinin ciddi anlamda büyük bir hızla yol katettiği günümüzde,olma ihtimali yüksek fakat henüz tam anlamıyla gerçekleşememiş,buna rağmen birtakım doğal olaylarla kanıtlanabilirliği oldukça yüksek bir dizi bilimsel teorinin,gerçekleştiği takdirde insanoğluna verebileceği zararlar,değişimler dizinin hammaddesi.Dolayısıyla mutasyon,rejenerasyon gibi birtakım genetiğe yönelik değişim ve gelişimlerin doğurduğu sonuçlarla birlikte ortaya çıkan canlı yaşamına yönelik,özünde 'olağandışı' görünen fakat biraz araştırma yaptığınızda aslında neden olmasın diyebileceğiniz harika bir kurgu mevcut dizide.FBI da işin içine girdiği vakit,tadından yenmiyor doğrusu.
Fringe,dizide sınır-bilim anlamına gelmekte.Doğa üstü olarak tanımladığımız,olması güç görünen gelişimlerin aslında bir öngörüsü tadında Fringe.Çünkü bir bölümünü dahi izlediğinizde,size inanılması imkansız gelen ve açıklaması olmadığını düşündüğünüz birçok olayın sempatik profesör Walter Bishop tarafından yapılan çeşitli deneylerle açıklandığını görebilirsiniz.Elbette bu açıklamalarla hareketlenen beyniniz,size insan zekasının ve aklının nelere kadir olduğunu açıkça gösteriyor.Öyle ki,eski çağlarda aşının bulunması nasıl bir hayalse,bugünün insanı için de öldükten sonra dirilme,ışınlanma,başka evrenlere yapılan yolculuklar birer mucize niteliği taşımakta.Tüm bunların bir tohumu olarak da,insan denen varlığın yıllardan gelen bir mutasyona uğrayarak ya da rejenere olarak akıllarını farklı şekillerde çalıştırmasıyla ortaya koyduğu bilimsel teorileri ya da gerçekleri tanımlayabilmemiz mümkün.Diğer yandan ise bilimin çok tehlikeli bir noktada,hayati derecede önem taşıyan bir görev üstlendiğini söyleyebiliriz.Çünkü bilim sayesinde oldukça fazla gerçek gün ışığına çıkarken;kimileri bunu insanlık adına olumlu bir kavrama çeviriyor,kimileri de kaosa,yıkıma,yani tam anlamıyla bir sona ya da işkenceye.
Yukarıda elimden geldiğince detaylı bir biçimde bahsetmeye çalıştığım gibi Fringe, bilimin sınırındaki olayların ortaya çıkmasıyla gelişen bir başyapıt.Kurgusu oldukça zekice,oyuncuları seçilmiş,klasiğin az da olsa ötesine geçmiş bir Amerikan yapımı.Boston, Massachusetts yönetiminin ağırlıkta olduğu birkaç FBI ajanının işbirliği içerisinde araştırmalarını yürüttüğü,gerilimi dozunda ve merak uyandırıcı bir dizi.Başkahraman özel ajan Olivia Dunham(Anna Torv)'a ilginç bir profesör olan Walter Bishop(John Noble) ile normalin üzerinde bir IQ seviyesine sahip oğlu Peter Bishop(Joshua Jackson) eşlik ediyor.Geçen sezon yayın hayatına adım atan dizi,Lost'un yapımcısı JJ Abrams ile Alex Kurtzman ve Roberto Orci'nin elinden çıkmış bir yapım.Detayların ön planda olduğu dizide,birtakım mutasyona uğramış semboller de senaryoyu ve yapımı oldukça güçlendiriyor.Bir süre anlam verilemeyen bu semboller şimdilerde birçok kişi tarafından farklı şekillerde açıklanarak çeşitli sitelerde ansiklopedik bilgi kıvamında yer almakta.Bunlardan bir tanesi de Fringe için açılmış Türkiye fan sitesinde bulunmakta-ki aşağıya bu açıklamaları yazarak bir alıntıya da yer vermek istiyorum :

Apple (Elma)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, elmanın ortasında çekirdek tohumları olması gerekirse bunun yerine insan embiryosu olduğunu görebilirsiniz.

Butterfly (Kelebek)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, kelebeğin kanatlarında kemik iskelet sistemini görebilirsiniz.

Flower (Çiçek)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, taç yaprakların bazılarının yusufçuk böceğinin kanatlarını andırdığını görebilirsiniz.

Frog (Kurbağa)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, kurbağanın üzerinde PHI işaretini görebilirsiniz.

Hand (El)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, 6 parmaklı bir insan eli olduğunu görebilirsiniz.

Horn (Boynuz)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, boynuzun şekili üzerine Fibonacci dizisindeki sayıların yazılı olduğunu görebilirsiniz.

Leaf (Yaprak)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, yaprağın ortasında üçgen ya da delta sembolüne benzer bir şekil olduğunu görebilirsiniz.

Seahorse (Denizatı)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, denizatının da üzerinde Fibinacci sayı dizisi vardır. Sayı dizisi Fibonacci‘nin altın oranını görebilirsiniz.

Smoke (Duman)

Yandaki resme dikkatlice bakıldığında, dumanda aslında bir kadın yüzünün olduğunu görebilirsiniz.

Yellow Dots (Sarı Noktalar)

Sarı noktalar, sembollerin olduğu birçok resimde gözükmektedir. Görünüş itibariyle ateş böceklerini andırdığını görebilirsiniz.

Son olarak şunu söyleyebilirim ki,boş vakit geçirmek güzeldir ve insana çoğu zaman iyi gelir.Dozunda olduğu sürece her şey olumlu etkiler bırakır aslında.Tıpkı Fringe'de yer alan bilimsel olaylar gibi.Duygusallığın ön planda olduğu sanat yapıtları ruhumuzu beslerken,izin verelim de gerçeğin ön planda olduğu ciddi yapıtlar da zihnimize güç versin.Fringe,bunun için oldukça iyi bir seçim ve birçok şeye bakış açınızı değiştirtecek türden bir eser.

Saturday, November 28

Ege Rüyası


Ege'yi bilen anlar;dokusu,büyüsü başkadır.Doğayı süsleyen renk cümbüşü,yanınızdan geçen insanların gülen gözleri,güneşin o turuncuya dönük tatlı sıcağı ve denizin mavi boyalı örgüsü gittiğiniz birçok yerde aynı hisleri yaşatır size.Gördükçe görmek,gittikçe daha çok gitmek istersiniz.İleriye dönük planlarınızın arasında hep ön sıralardadır mavinin çocuğu,yeşilin sevdalısı.Şehrin göbeğindeyken bile tatili hissetmek,suya bu denli yakın olmak,zeytinden yapma bir dünyada yaşamak...
Ege'yi tepeden tırnağa sevdim ben.Köyüyle,tarihiyle,doğasıyla;her şeyiyle.Bodrum,Şirince,Selçuk,Bergama,Assos,Ayvalık...Bir zincirin farklı yerlerden kapanmış büyüklü küçüklü halkaları gibi sıralandıkları uzun kıyılarda yüzyıllardır yeni,yepyeni hayranlarını beklemekte.Çünkü gerçekten bir kez gördükten sonra,kalbi Ege'de kalıyor insanın.Ruhum ne zaman darlansa kanatlanıp gezintiye çıkıyor oralarda.Sırayla dolaşıyor her yeri;bazısını daha uzun,daha doya doya...Ama nedense en çok Behramkale'den salınıp Ayvalık'a uçarak günü Şeytan Sofrası'nda tamamlıyor.Turunculu kahveli taş sokaklardan pembeli morlu çiçeklerin süslediği uzun yokuşta uzaktan gelen puslu dibek kahvesinin kokusu dalga sesleriyle tuvale yansıdığı vakit derince bir büyünün koynunda uykuya dalıyor.Bir başka yolculukta ise güneşin,yerini aya bıraktığı anı uzun uzun seyrediyor.Bu keyf-i seyirde ona eşlik eden ılık rüzgar,adalar ve o harika kızıl renk,onu Cunda'daki arnavut kaldırımlı taş sokaklardaki mavi kapılı,kırmızı çiçekli evlerden birine sürükleyerek damağındaki Ege tadıyla buharlaştırıp çok uzaklara uçuruyor,hiç anlamadan.
Başkadır Ege,çok başkadır.Tutkuyla sever,taparcasına aşık olursunuz o doğaya.Yeni güne oralarda uyanmak,hayatınızı hobilerinize adadığınız bir tatil tadında hiçbir şey düşünmeden geçirmek istersiniz.İmkansız bir sevgili gibidir çoğu zaman Ege;hem erişilmez hem en yakındır kalbinize.

Thursday, November 19

'GERÇEĞİN SANATA YANSIYAN GÖLGELERİ'

Yüksel Arslan Resim Sergisi
13 Eylül 2009-21 Mart 2010
Yer:SANTRALİSTANBUL
Küratör:Levent Yılmaz


Doğduğu topraklara yıllar sonra,biriktirmiş olduğu eserleriyle dönen Yüksel Arslan,günümüzün en önemli ve sıradışı ressamlarından biri olmanın yanında hayatındaki basamakları okuduklarıyla birleştirerek resmeden bir sanatçı.'İnsan'ı anlatmayı seçen sanatçı bu durumu ise şu şekilde kelimelere döküyor:"Ben okuyarak,inceleyerek öğrenen ve öğrendiklerimin bir bölümünü resim yoluyla dile getiren biriyim.Bu nedenle resimlerimin estetik bir heyecan uyandırmasına çalışmam.Çizgilerimin düşündürmesini isterim."
Birçok sanatçı gibi uçlarda olmayı hedeflemiş,sınırları her daim zorlamayı seçmiş eserlerinde Yüksel Arslan.Bunu,gerek eserlerinin verdiği mesajlardan,gerekse kullandığı malzemelerden rahatlıkla anlayabiliyoruz.Çünkü sanatçı,eserlerinin doğumunu 'artürik' bir yansımayla gerçekleştiriyor.Sebebini ise şöyle açıklıyor:"Yapay renklere duyduğum nefret,beni doğal renkler aramaya ve kişisel bir teknik bulmaya zorladı." Böylece doğal maddelerden kendi boyalarını kendisi oluşturarak,hem sanatına hem de sanatını aktardığı insanlara verdiği önemi kanıtlıyor şüphesiz.Tam anlamıyla 'gerçek bir sanatçı' kavramı Yüksel Arslan'ın benliğinde anlamlanıyor.Eserlerinde mevcut olan içerikler özellikle gerçeği,olanı resmettiği için günümüz kaosuna,toplumsal ilişkilerine oldukça uygun düşüyor.
Sanatçının ilk retrospektif sergisine santralistanbul ev sahipliği yaparken,serginin ana sponsorluğunu ise Garanti Bankası üstleniyor.13 Eylül 2009'da sanatseverlere kapılarını açan bu önemli sergi,21 Mart 2010'a kadar ziyaretçilerini ağırlayacak.Serginin küratörlüğünü ise Levent Yılmaz yapıyor.Üç büyük salona yayılmış sergide,Yüksel Arslan'ın beşyüzün üzerinde eseri mevcut.Bunun yanısıra,serginin her bölümüne konuşlandırılmış birkaç paragraftan oluşan açıklayıcı yazılar sergiyi bir kat daha anlaşılır hale getirmiş.Dolayısıyla görsellik ve yazınsallık birleşince ortaya tam anlamıyla bir bütünü kapsayan olağanüstü bir şölen çıkmış.Sanatın gerçekle buluşmasını,olan bitenlere bir sanatçının eleştirel bakış açısıyla bir kez daha bakarak,tüm bunları yeniden kendi anlam süzgecinden geçirmek isteyen herkes bu sergiyi mutlaka görmeli.

Tuesday, November 3

Bugünün gafları =)

Bugün evden okula gelirken tramvay seyahatim sırasında iki adamın konuşmasına şahit olarak,aralarında geçen diyaloğu aktarmak istiyorum :
Adam 1 : Öküz gribi de yayılıyormuş şimdi hahaha...
Adam 2 : Aşılama başladı,herkes oluyormuş,benim de nöbetim var sonra ben de olucam.Yine biri daha ölmüş.13 yaşında bi kız hastanelere kabul edilmediği için ölmüş.
Adam 1 : Ölsün yaa ölsün..Herkes ölsün..Baksana şu insan kalabalığına,daha iyi temizlik olur.Kapalıçarşıdan geliyorum adım atmaya yer yoktu yine...
Adam 2 : Eee eniştenler nasıllar???...(takmayarak)
Eve vardıktan sonra da zap yaparken ekrandaki bilumum evlilik programlarından birine rastladım ve kadın sanattan bahsettiği için takıldım.Evlenmek isteyen gelin adayı ile supersonic(!) program sunucusu arasında geçen diyalog şöyleydi :
Gelin adayı : Ben heykelle ilgilenirim,resimle ilgilenirim,onun da benimle bunları yapmasını isterim.
Sunucu : Peki kendisi beceremiyorsa,mesela heykeltraş yaptı(heykeltraş yapmak ne ola ki?) olmadı ama yine de seni bu konuda destekliyorsa olur mu?
Gelin adayı : Olur tabi olur,öyle de olur.Neden olmasın?
Vee son olarak (biraz terse dönmüş oluyorum ama) sınıf arkadaşlarımızdan birinin fotokopicide kendisi için bize bulunduğu uyarı gözden kaçacak gibi değildi :
Arkadaş : Kızlar bakın ben eğer sınava falan gelmezsem bana haber verin mutlaka hemen gelirim.
Biz : :D:D:D ???

Bugünün gafları şimdilik bu kadar.Bundan sonra rastladıkça böyle gafları paylaşmaktan mutluluk duyacağım :)

Monday, November 2

Kesişmeye çalışan yollar ve ortaya konan ifadeler

Yazı yazmak için birçok sebebi olabilir insanın ama sanırım hayata düşen bombalardır en çok kaleme alınanlar.Bunlar kişiden kişiye göre değişkenlik gösterir elbette ama genel olarak bakıldığında tek bir ortak noktaya çıkmanız da mümkündür.Çünkü bir insan yazıyorsa eğer,hayatta anlaşılamıyor demektir.Ve bir yazarın yazmaktaki en büyük sebebi de bu anlaşılamamaktan kaynaklanmaktadır bana göre.Peki nedir bu anlaşılamamak? Nedir kendini hayatı içinde ifade edememek,anlamlandıramamak?
Öncelikle şunu söylemeliyim ki,yazarlar kabuklarında hayat bulmayı tercih eden insanlardır.Mecbur kalmadıkça adım atmazlar insanların arasına.Sosyalleşmeleri gerektiği vakit ise;susarlar,derin düşünürler ve daha çok dinleyip gözlemlerler.Çoğu zaman konuşmayı bile unutabilirler.En iyi iletişim yolları yazmaktır çünkü.Tüm sıkıntılarını,söylemek isteyip de dile dökemediklerini kağıda dökmeyi tercih ederler.Bunu yaparken hem keyif alırlar hem de kendilerini genellikle istedikleri gibi ifade etme imkanı bulurlar.Ve belki de daha özel söylemek istedikleri de dolaylı yollardan genele ulaşarak haddinden fazla yol kateder ki bu da bir yazar için ulaşılabilecek en uç noktalardan biridir.
Yazmayan insanlar için de geçerlidir tüm bu bahsettiklerim.Neden mi? Çünkü gerek yazan gerek yazmayan tüm insanlar mutlaka hayatlarının bir karesinde olsun anlaşılamama problemi yaşıyordur eminim.Dolayısıyla çoğu zaman her insanın iyi ya da kötü olsun yazarak kendisini anlatması hem kendisini hem de karşısındakini olumlu tepkilere götürecek bir araçtır kanımca.Elbette her zaman istenilen sonuç alınamaz her konuda olduğu gibi ama her daim denemekte fayda vardır ve yazmak bir güçtür;bir çeşit gövde gösterisidir.İletişim yalnızca dille ya da görsel medyayla olmuyor bu aşikar.Bu sebeptendir ki yazıyla bağlantı kurmak,hem çaba sarf ettirir hem düşündürür hem muhakeme imkanı doğurur hem de doğru kelimeleri seçmemize yardımcı olur.Okumak nasıl bir ihtiyaçsa,yazmak da o denli bir ihtiyaçtır birçoklarının hayatında.Böyle bir ihtiyacı doğuranlar ise,onları okuyan en büyük müptelalar olacaklardır;haberleri yoktur sadece.
Evet,insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biri konuşabiliyor olmalıdır lakin yüzyıllardır insanoğlunun en büyük sorunu da konuşarak anlaşamamalıdır,bu bir gerçek.Böylece çeşitli sanatlar doğmuştur ki bunların en açık ifade şekli edebiyatta saklıyken,daha küçük eserlere olduğundan fazla yoğun anlam yüklü olanlar ise görsel sanatlarda kendini göstermektedir.Belki de bu yüzdendir ki farklı şekillerde kendini ifade etmeyi meslek edinmiş insanların anlaşması biraz daha zordur.Çünkü birinin eserinde yüklediği anlama diğeri her zaman kendi gözüyle bakacaktır.Fakat her şeye rağmen,hangi yolla olursa olsun anlatmaya çalışmak bile anlatmaya çalıştığınız şeye ve anlattığınız kişiye değer verdiğinizi,onu önemsediğinizi gösterir.Bu yüzden de herkes mutlaka kendini anlatma ya da anlatabilme yolunu bulabilmelidir.Dinleyip anlamaya çalışanlara da selam olsun!

Wednesday, October 21

Çok plan,az eylem

Sevdiğim müziği açıyorum.Elimde kahvemle koltuğa oturup ayaklarımı uzatıyorum.Bir süre başımı arkaya atıp tekrar tekrar aynı şarkıları dinleyerek öylece oturuyorum.Etrafa bakınıyorum bazen.Aklımdan binlerce şey geçiyor ve çoğu zaman bu düşünce yoğunluğuna yetişemiyorum.Bir sürü şeyin muhakemesi dönüp duruyor kafamda,bir sürü iş kotarılmayı bekliyor ve bir sürü saklı kalmış düşünce tozlu raflardan bir anda çıkıveriyor uzun süre beklemiş olmanın coşkusuyla.O an kafamın içindekileri ittirip ön sıraya geçmek istercesine hızla koşuyorlar fakat diğer yandan gündemimi meşgul eden düşünceler buna izin vermiyor;karmakarışık oluyorum.Ardından inanılmaz bir enerji nüksediyor bedenime;film izleyip ardından bir kitabı yarılayabilirim.Hatta sonrasında alışverişe çıkıp saçma sapan şeyler alıp eve dönebilirim.Eve döndüğümde aldıklarımı tek tek yerleştirirken gardrobumu da komple elden geçirebilirim.Tüm bunları tamamladıktan sonra yemek yapabilir ve evimi temizleyebilirim.Temizliği bitirince dekorasyonda değişiklikler yapabilirim.Bu arada bir kenarda bekleyen not defterime sürekli eksikleri yazıp onları düzene sokabilirim.Fiziki durumumun elverdiği kadar aktiviteyi de geride bıraktıktan sonra zihnimdeki organizasyonlara başlayabilirim:Yazı yazmaya devam edeceğim,ders notlarımı önceden temize çekeceğim,ayda 5 ya da 6 kitabı bitirmek için elimden geleni yapacağım,ne zamandır indirmeyi ertelediğim müzikleri indirip onları klasörlere ayıracağım yeniden,izlemeyi bekleyen tüm filmleri günlere yayıp art arda aralıksız izleyip bitireceğim...
Evet,böyle günlerim oluyor sık sık.Ama en verimsiz günlerim de bu günler oluyor nedense.Çok şey yapmak isterken ve çok şey planlarken kafamda bir de bakıyorum ki hava kararmış,gün çoktan uçup gitmiş ve elimde avucumda hiçbir şey kalmamış kayda değer.Yatıyorum ve geçen boş günümü kafamda değerlendirirken uykuya dalıyorum taa ki yeni başlayan güne kadar...

Tuesday, October 20

Meğer tezim doğruymuş;yalnız değilmişim!

Geçen hafta yazdığım 'Mevcut Döngünün İnsancıkları' adlı yazımın akabinde isimsiz birinden gelen yorum-öneri sonrasında,Elif Şafak'ın Habertürk'te yazdığı bir yazısını da okuyunca anladım ki tezim gerçekten doğruymuş.Yazının tanıtım paragrafı şöyleydi : 'Hep uzun ağaçlara dikkat ediyoruz.Halbuki ağaçlardan ziyade ormanı görmemiz lazım' demiş Malcolm Gladwell.Elif Şafak da devam etmiş bu cümleye ek olarak:'Orman,yani o ağaçların içinde büyüdüğü,yaşadığı,yeşerdiği ortam.Eğer o ortam verimli olursa,eğer orman elverişli olursa nice uzun ve gür ve gürbüz ağaçlar çıkar oradan,nice başarılı insanlar...Yok eğer orman karanlık ve kasvetli durursa,orman güneşin ışıklarını keserse ağaçlar da bodur kalır.'
Tüm bu okuduklarımdan sonra bir kez daha idrak ettim ki aile,çevre ve birey bütün olduğu gibi o bütünün içinde bulunduğu ortam,şartlar ve tutumlarla birlikte kişinin kendi profili resmediliyormuş.Önce eğitim,sonra kişilik diyorum ama ikisini kesinlikle birbirinden ayrı tutamıyorum.Üstelik kişiliğin de az çok tohumdan geldiğini de bilirken...

Wednesday, October 14

Mevcut Döngünün İnsancıkları

Bir insanın sahip olduğu en önemli değerlerden biri şüphesiz kendine ait özellikler barındıran kişiliğidir ve bahsedilen bu kişiliğin temeli genlerde atılmış olsa da üstüne konan tüm malzemeler önce ebeveynlerin sonra da bireyin kendi eseridir.Hayat denen bu uzun mu uzun yolculukta da kişinin profili ana hatlarıyla ilkokula başlayana kadar belli oluyor ve birçok alışkanlık da bu yaştan sonra değişemiyor ne yazık ki.Bu durumu göz önünde bulundurduğunuz zaman ileride bu insanın neden olduğu hatalar için kime fatura çıkaracağınızı tam olarak kestiremiyorsunuz elbette.Acaba suç genlerde mi? Eğer öyleyse neden bu özellikler az çok kardeşlerde ya da yakın akrabalarda görülmüyor? Belki de suç yalnızca anne-babaya aittir ve sonrasında da çocuğun gördüğü eğitim,öğretim,görgü,yaşam tarzı onu dünya üzerinde bir canlı olarak anlamlandırmaktadır.Bu sorular böyle uzayıp gider ve her defasında farklı bir noktaya varılır.Fakat genel anlamda bu düzende yanlış olan ya da sonradan yanılmış bir şeyler olduğu kesin.Sorduğunuzda kimse suçlu değildir,herkes birden dünyanın en doğrucu insanı kesiliverir ve siz kendi doğrunuzun içinde kaybolup gidersiniz.
Evet,ne yazık ki bu yaşam birçok komplikasyondan ibaret olduğu gibi onu dengeleyen bir o kadar da varlıktan oluşmakta.Bunu biliyorum çünkü farkında olarak veya olmayarak uzun bir süredir karşılaştığım insanları,insancıkları gözlemliyorum;ve çoğu kez kafamda kendiliğinden dönüp duran muhakemeler,eşleştirmeler ve yerleştirmelerle yüzleşiyorum.Böylece birçok insan tipi tanıyorum kendimce ve değişik profillerle bezeli bu döngüde neyin doğru neyin yanlış,neyin iyi neyin kötü olduğuna rahatlıkla karar verebiliyorum.Belki bazen bu kararları uygulamaya geçiremiyorum ama zihnimde canlanan tüm düşünceler tamamen objektif bir vizyonun ürünü,bundan eminim.Peki bunlar neler? Nedir negatifle pozitifi saklandığı yerden kolayca görebilmeme sebep olan şey?
Öncelikle yakın çevremden başlamak istiyorum.Çok fazla yakın arkadaşım yok fakat girdiğim-ya da girmek zorunda kaldığım birçok ortamda onlarca insanla tanıştığım için kolaylıkla renkler günışığına çıkıyor.Aklıma ilk gelen insan tipi 'her şeyi ben bilirim'ci insan tipi.Kim bunlar? Havasından yakınını geçin kilometrelerce uzağına bile yaklaşamadığınız(!)insancıklar.Olur da aynı ortamda denk gelirseniz tek kelime edemeden saatlerce onun maceralarını dinlersiniz.Bildiği her şey genelgeçer kurallarla örtülüdür ve siz bir şey söylediğinizde mutlaka muhalefet yaratarak kendi doğrusuyla sizi nakavt etmek için uğraşır durur.Her yeri görmüş,bilge kişiliktir o.Sorsanız Dante kim diye bön bön bakar suratınıza ama diyorum ya kesinlikle baş edemezsiniz onunla.İkinci bir insan tipi ise 'popülarite manyağı süper kahramanlar'dır. Peki ya bunlar kimdir? Bu şahsiyetler daima okulun,ofisin,sülalenin bir numarasıdır.Adeta ilah gözüyle bakılır onlara.(Artık kim bakıyorsa!)Onlar her şeyleriyle muhteşemdirler,ceplerini doldururken beyinlerini boşaltan cinsten paraya sahiptirler,hem de bolca!E bu kadar harika bir insanın da her şeyi olması gerekir tabii.Her şeyi ama her şeyi hak eder onlar.Ne de olsa dünyaya büyük mü büyük bir katkıları var(!)
Bunlara istinaden bilgisini,becerisini ve görgüsünü gerektiği zaman gerektiği yerde kullanmayı uygun gören,karşısına çıkan her insanı önce dinleyip sonra tartan,kendisine ait olmayan bir şeyi benimsemeyen,olabildiğince alçakgönüllü ve bir o kadar da bilgi dolu insanlar vardır bu güzelim dünyada.İşte bu kişiler kendi hallerinde yaşayıp giderler,öyle piyasanın sohbet konusu olmazlar,dikkat çekmezler,gözden uzak yaşarlar ama öldükten sonra yeryüzünde bıraktıkları sayısız iz olur.Diğerleri ise yaşadıkları süre boyunca herkesin gözdesi olur,herkes onları konuşur ama buralardan göçüp gittiklerinde isimleri bile kalmaz,silinir gider.
İnsanın içinde olması lazım derler ya,bir açıdan bakınca bu çok doğru aslında.Aldığınız görgü ve terbiyeden sonra içinizdeki 'yaratık' sizi ele verir ister istemez.Cin olmadan adam çarpmaya kalkarsınız.Daha dün sıradan bir sohbette geçen kelimeyi bilmezken (o kelimeyi de söylersem eleştirdiğim insan ya da insanlar iyice belli olacak),bugün size bilginizi ölçmek için soru sormaya kalkarlar.Ben o insanları çok ama çok iyi tanıyorum.Ama her geçen gün biraz daha,biraz daha fazla tanıyorum;15 yaşında kıpkırmızı ojeler,incecik kaşlar,röfleli saçlar ve apartman topuklarla 20'sine gelmeden 30 gösteren zavallı genç kızlar,alkol almayı ve içki şişeleriyle poz verip kaç kızla çıktığını söyleyip duran minik beyinli genç erkekler,üniversiteyi bile kazanmayı beceremeyip paralarını gömdüğü okulun adıyla övünen sonradan görme zengin budalaları...Sayacak o kadar çok insan var ki böyle...İşte bunlardan biri olmamak için öncelikle iyi bir ortamda yetişmek ve sonrasında da kendini yetiştirmek çok ama çok önemli.Bir insana istediği her şeyi çabalamadan,ter döktürmeden verirseniz o insan ne mutlu olmayı bilir ne doymayı ne de kendine hedefler koymayı.Biraz disiplin,biraz çaba ve bolca okumayla bu düzeni değiştiremesek de bundan sonrası için bir katkıda bulunabiliriz.Hiçbir şey kalıcı değil,ve hiçbir şey oyuncağı olunacak kadar değerli değil bu hayatta.Aslolan aynadaki yansımamız ve ortaya koyduğumuz olumlu değerler,bunu unutmayalım.
Not:Her şeye rağmen bu yazıyı yazmama sebep olan kişiliklere teşekkür ediyorum ve onları gerçekten hiç umursamadığımı söylemek istiyorum.Anlayana!

Thursday, October 1

Çimlere basıyorsunuz bari sigaranızı atmayın(!)


Lisedeyken sevgili Almanca öğretmenimiz Gülfer Hanım bize Almanya'dayken şahit olduğu bir olayı aktarmıştı ve hatırladığım kadarıyla bize anlatılan bu olay mevcut olan 'Çimlere Basmayınız' uyarısına rağmen çimlere oturarak olay çıkmasına sebep olan bir Türk vatandaşının bu örnek(!) davranışından ibaretti.Oralarda kurallar farklı işliyor elbette;biz burda kırmızı ışıkta dahi geçebiliyorken onlar çimlere bastığında bir sürü olay oluyor.Belki uzakta bir yerlerde,başka ülkelerde bu uyarı yazılarına ihtiyaç bile duyulmuyordur,kim bilir?Sonra dönüp dolaşıp yurdum insanına geliyorum ister istemez ve bu sabah şahit olduğum bir manzarayı bizzat burada herkesle paylaşmak isterim:'Çimlere Sigara Atmayınız'.Yoruma gayet açık ama ne kadar açarsanız açın aynı noktaya varacağınızdan hiç şüphem yok.

Wednesday, September 23

'Beğenmek' ya da 'beğenmemek' yoktur;aslında görmek istediğimiz ya da görmek istemediğimiz vardır.Bu nedenle insanlar,görmek istediğimiz gibi olmadıklarında onları bu sebepten ötürü suçlayamayız.

Tuesday, September 15

Yeni Hayat

Dün,her şeyin esas başlangıcı olan olayın haberini aldım.Sahibinden ve herkesten önce gerçekle ben tanıştım.Üzerinden henüz 24 saat bile geçmedi ve ben hala bulutların yolunu tutmuş kanatlarımı bir sağa bir sola savurup gülümsüyorum.Evet,dünden beri her şeye gülümsüyorum.Karanlığın sessizliğine de,yeni doğan güne de.Dün aslında yeniden doğduğum gündü;yirmi ikinci yaşımın ilk aylarında tekrar doğduğum andı.Farklıydı,daha önce hiç hissetmediğim ve beni yaşama sıkıca bağlayan bir duyguydu.Şimdiyse tüm dertlerimi,sıkıntılarımı üst üste koydum;üzerlerinde zıplıyorum!
***
Fonda Jason Mraz ve Colbie Caillat'ın sesinden 'Lucky' çalıyor.Demlenen çayın kokusu ağır aksak gelmeye başlamış.Açlıktan dans eden midemin sesine,uykusuzluktan Hobbit'e dönmüş yüzüme ve yorgun bedenime rağmen huzurla kaplı ruhum.Gri bir hava hakim yine İstanbul semalarına ama ben yine de hayallerin doruğuna doğru hızla tırmanıyorum.Olan ya da olabilecek her şey ama her şey sembolik çiçekler gibi etrafımı sarmış,bense öylece ortalarına oturmuş boş ama gülümseyen gözlerle bakıyorum onlara.Evet,bu bir çeşit travma olmalı diyorum içimden.Ne kalbim ne de zihnim bu kadar heyecanı ve mutluluğu bir arada kaldıramadı haliyle.Herkes iyi haberlerle geliyor ve herkes mutlu sanki! Dünya barış örtüsüyle kaplanmış gibi hissediyorum.Sanki savaş diye bir kelime hiç olmamış,ekonomik kriz ne demek bilmiyormuşuz gibi geliyor.Her şey yolunda,her yere aydınlık konuşlanmış ve herkes beş ana prensip üzerine kurulmuş sanki;sevgi,iyilik,yardım,mutluluk ve huzur.Sanırım bu beşleme tüm psikolojik vakaları alt üst edecek cinsten.Çığır açıp yollarına yeni yollar katmaya hazır bekliyor gibi...
***
Arada bir hastaneleri, işimiz olmasa da ziyaret etmemiz gerektiğine karar verdim.Çünkü ordaki her çeşit hastayı gördükten sonra anlıyorsunuz ki dünyanın en şanslı,en rahat ve en mutlu insanısınız.Binlerce kez şükrederek ayrılıyorsunuz o mekandan.İnsanoğlu bu,elbette zaman geçtikçe şikayetlerini şahlandırıyor ama diyorum ya,arada bir mutlaka uğramak lazım oralara.Çünkü sonrasında ne baş ağrınız sizi sinirlendiriyor,ne kalın bacaklarınız gözünüze batıyor ne de göğüsleriniz şekli,boyutu yaşam savaşınızın gayesi oluyor.Şükretmeyi bilmek bence affetmekten bile büyük bir erdemmiş meğer,yeni anladım.Her zaman daha da kötüsünü veya kötülerini düşünerek yaşamak gerekliymiş mutlu ve 'doyurucu' bir hayat için.
***
Yeni dönemin ilk gününde okulda yaşadığım ilk sinir anları beni o fakülteden bir kez daha soğuttu sanırım.Cuma günü gün ortasında okula gidip bölümün kapalı kapılarıyla karşılaşıp hiçbir iş halledemeden geri dönmek zorunda kalınca zaten sinir harbiyle karışık endişelerimiz başlamıştı ki dün sabah gidip de yine aynı manzarayı görünce daha da katmerlendi mutluluğumuz(!)Birkaç kişiyle birlikte beklerken en akıllıca fikrin bölüm başkanını aramak olduğuna karar verince bizden günah gitmişti zaten! Neyse ki çok beklemeden işlerimizi hallettik ve ben İspanyol Edebiyat Tarihi II dersinden geçtiğimi de öğrendim ya,ne yorgunluk kaldı ne de sinir!Sevgili hocam María Antonía Panizo'ya burdan sevgilerimi yolluyor,bu yıl tüm derslerine aksatmadan gireceğime dair söz veriyorum.(Umarım gerçek bir söz olur)
***
Veee esas mesele...Hayattım dün aldığım haberle yeniden şekillendi tam anlamıyla.Ne mi oldu? Özgür artık Marmara Üniversitesi Heykel bölümü öğrencisi.Bu olay,hayatımızı baştan başa şekillendirdi adeta.Herkes için yeni bir başlangıç ve umut kaynağı oldu.Yaşattığı bu eşsiz mutluluk için ona bir hayat borçluyum ben.6'ya kadar geldikten sonra 7'nin ardını bile garantiledik bir nevi...Herkesten farklı olduğunu bir kez daha gösterdi bana ve herkese.Gidip parayı basıp okumayı tercih etmedi,yılmadan denedi.Çoğu zaman pes etti ama yine de vazgeçmedi.Son şansına kadar her kapıyı denedi.Elinden geleni yaptı ve...Emek dolu yılların ardından dört yıllık bir devlet üniversitesine hem de İstanbul'daki bir okula tamamen kendi alnının teriyle girerek potansiyelinin aslında ne kadar güçlü ve bölünemez olduğunu önce kendine sonra da hayata karşı kanıtladı.Artık içim çok rahat.Su akar,yolunu bulur bir şekilde.Önemli olan akmasıydı ve ilk damla dün geldi.Yine şükrediyorum;farkındayım ki her anlamda şanslı bir insanım şüphesiz.5 yıldır harika bir ilişkim var;abartı derecede rahat ve yakın olduğum,her şeyi konuştuğum,beni benden iyi tanıyan ve birlikte her daim ve her koşulda hiç sıkılmadığım,çok ama çook sevdiğim bir sevgiliye sahibim.Tek ve en büyük sorunumuzu da kotardık ya bundan sonrası zaten kendiliğinden gelecek,umuyorum.
Özetle dün,harika bir gündü.Özgür sonunda farkını fark ettirdi.Onunla gurur duymaktan çok daha başka bir his bu.Evet işte bu diyorum sürekli içimden.İşte bu,engel tanımaz bir ilişki bu artık;başladığı yolu bitiren ve her daim yeni mutluluklar hazırlayan.Hep mutlu olmak dileğiyle...

Thursday, August 13

Renksiz geçen renkli(!) gece

...Ada uyumuş.Usulca yerimden kalkıp üzerime bir şey alıyorum.Odadan çıkarken etrafa bakınıyorum ve İmge'yi aramam gerektiğini fark ediyorum.Telefondaki ses 'Örtü getir gelirken,deniz kenarı soğuk olur' diyor.O sırada gözüme ilişen iki deniz havlusunu alıp alt kata yöneliyorum.Karşımda beliren annem soran gözlerle bakıyor bana 'Çekirdek var mı' diye soruyorum bir yandan buzolabının kapağını açarken.Annem kilerden yarım paket çekirdek çıkarıp uzatıyor ve bir de 'Çok yemeyin sivilce yapar' diye gülerek uyarısını eksik etmiyor.Dolaptan aldığım soda,çekirdek ve havlularla kapının önüne çıkıp ayakkabılarımı giymek üzere merdivene oturuyorum.Bir yandan da annemden evin anahtarını istiyorum 'Geç geliriz belki siz yatın' dercesine.İmge ve Merve siteye saçılmış bisikletleri garaja götürürlerken peşlerine takılıp 'Meteor yağmuru varmış bu hafta koşun' diyorum.Hasırı da aldıktan sonra sahilin yolunu tutuyoruz.İnsan sesleri yerini yaprak fısıltılarına bırakmış,baykuşlar birbirleriyle yarışırcasına şarkılar söylüyor;bizi de sahil yolunda çakıllarla çarpışan ayak seslerimiz takip ediyor.Derken denizin kokusu ve yıldızların şenliği karşılıyor bizi.Oturup bakışlarımızı gökyüzüne odaklarken çekirdekler elimizle dudaklarımız arasında gidip geliyor.Benim aklımsa o'nda ama gelemeyeceğini söylediği an yıkılıyorum.Halbuki ne planlar yapmıştım kafamda.Son gecemizi yıldızların altında kumsalda sarılarak noktalayacaktık ama olmuyor.Hiçbir şeye nokta koyamıyoruz biz.Devam eden ve birbirini her daim izleyen uzun çizgilerden ibaret bizim yaşamımız.Kesintisiz,noktasız bazen belirsiz bazen kırık ama hiç bitmeyen uzun mu uzun çubuklar seyrediyor zamanı.Belki de böyle olması bizi beş yıldır ayakta tutuyor,bilemiyorum...Bildiğim tek şey var;ondan başka hiç kimse gerçek değil benim için.Gecenin karanlığında bunu bir kez daha kaydediyorum zihnime,verdiği huzur ve mutlulukla.
Ve kendime geliyorum.Düşüncelerimden sıyrılıp yıldız yağmurunun altında buluyorum kendimi yine yeni yeniden.Kızlar gülüşüyor yanımda,ilerideki evin ışıkları kararsız;bir yanıyor bir sönüyor.Arabaların yokluğu huzuruma huzur katıyor.Gözümün ucundaki kayık nazikçe sallanıyor yakamozun içinde.Saat 12'yi vururken bir günü daha bitiriyoruz.İmge de üşüdüğünğ söyleyince eve dönmek kaçınılmaz oluyor.Kızlar gecesini site sohbetlerinde devam ettirirken ben her zamanki gibi kahve arzusuyla içeri adımımı atıp bir fincan alıyorum dolaptan.Bir yandan suyu ısıtırken bir yandan da kurabiye kutusunu arıyor gözlerim.Ve sonunda kahvemi alıp balkona bırakıyorum kendimi.Denizin sesi,közlenmiş biberlerin kokusu eşlik ediyor bana kahvemi yudumlarken.Sevgilim gidiyor ama nedenini bilmediğim bir huzurla kaplı bedenim.Şükrediyorum içimden her şey yolunda gittiği için.Sayılı gün çabuk geçer;ne ilk ne de son deyip kışı hayal etmeye başlıyorum yazı bitirmenin acelesiyle.Düşüncelerim yine sıraya diziliyor;kalem yok kağıt yok...Hepsini dizginliyorum,kendimi telkin ediyorum,sevgi doluyum ve özleyeceğimi biliyorum ama çaresizim,katlanıyorum.Yine cümlelere derdimi anlatırken bu geceyi de böylece,burda kapıyorum.

Monday, July 27

Deniz,kum,güneş ve rutin melankoli : Yayla

Bu yaz da planlarımın arasında yoktu çok sevgili yazlığımıza gelip vaktimi öldürmek ama yine yeniden burdayım işte.Biraz geç de olsa duygularımı satırlarla buluşturuyorum.Evet geç çünkü tam bir haftadır Saros Körfezi'yle buluşmamızın rehaveti içerisinde öyle böyle geçiverdi.
Çok tanıdık burası bana;her yer ve her şey.Sanki bütün kışı burda geçirmişim gibi,sanki hep burda yaşıyormuşum gibi aşina.Sabah 10 sularında gün,gece yatılan saate aldırmadan başlıyor değişmeksizin.Kulaklarımda minişimin 'İrem' sesiyle yataktan kalkmak şart oluyor.Ardından annemin 'Çayını koyuyorum hadi kahvaltıya' çağrısıyla aynada yansıyan ıslak yüzümü görüveriyorum.Uyumak istiyorum aslında ama ne mümkün.Gazeteler,çay kokusu,gözüme gözüme çarpan gün ışığı ve kuş sesleri eşliğinde oturuyorum sofraya.Önce etrafıma bakınıyorum geceden beri etrafta ne değişmiş diye sonra çayımdan bir yudum alarak yeni günün başladığını iliklerime kadar bir kez daha hissediyorum.Kahvaltı sonrasında salona geçip saatlerce gazetelere ve eklerine gömülerek geçiriyorum zamanımı.Öğlen anneannemin kahve saatiyle yerimden kalkıyorum.Orta şekerli üç fincan Türk kahvesiyle gün devam ediyor.Her şey planlı,programlı sanki burda;onun saati,bunun saati...Türk kahveleri görevini bir başkasına devrederken Ada ve İmge denizden gelip duşa giriyorlar ve yeniden sofra hazırlanıyor.Atıştırmalık öğle yemeğinden sonra Sarp'ın da gelmesiyle kadro tamamlanıyor.Aralıksız olarak neredeyse tüm günü 'Make 'n Break' oynayıp Jojo Tv'yi izleyerek geçiriyorlar.Saatin 3 olmasıyla sahilin yolunu tutuyorum.Bazen tek başıma bazen de hayatımın diğer yarısıyla uzun uzun yatıyoruz güneşin altında.Bir gün kum ocaklarındayız bir gün limanın arkasında.O,bu,şu derken saat 6 oluveriyor ve yine eve dönüş vaktiyle doğruluyorum yattığım yerden.Eve varıyorum,aşağıda ortalıkta duran meyvelerden atıştırdıktan sonra duş için yukarı çıkıyorum.Duş sonrası sitede oynayan çocukları izliyorum bir süre.Öylesine özgür,öylesine mutlu görünüyorlar ki koşuştururken...Kendi silüetimi de bir süre için onların yanına çiziveriyorum hayalimden.Çok ama çok kısa bir andan sonra toparlanıp bisikletimi almak için garaja iniyorum.Yoldaki mıcırlar canımı sıkıyor.Kayıyorum,sendeliyorum,arabalar da benimle inatlaşırcasına ardarda yığılıyor önüme,arkama...Günbatımında limana vardıktan sonra huzur doluyorum.Dizi dizi beyaz evler,parlaklığıyla göz alan masmavi deniz,ılık esen rüzgar ve turuncu gökyüzü...Düşünüyorum da bazen rüya gibi geliyor.Burayı çok sevmememe rağmen içimden 'Şimdi İstanbul'da bir belediye otobüsünde sıcakta ezilerek eve dönüyor olabilirdim' diye geçiriveriyorum hemen.Huzurum tüm benliğimi kaplıyor böylece.Güneş yerini Ay'a bırakırken yine eve dönüyorum ve çok uzaklardan gelen mangal kokusuyla bir kez daha huzur doluyorum dumana rağmen.Alkol ve et kokusu karışırken sofraya gelen bol yeşilli salatalar sanki klasik bir yaz akşamını simgeliyor tüm bu hayat karmaşasına pabuç bırakmadan.Uzun süren akşam yemeğinin akabinde giyinip süslenip ya canlı müzik yapan bir yere ya da deniz kenarındaki çay bahçesine gidiyoruz.Gece 1 gibi rutin günümüz sona eriyor.Her günümüz sıradan böyle geçmiyor belki ama bir yaz mevsiminin Yayla'da geçen en genel kapsamlı özeti bu olsa gerek.Yine de sıkıyor burası beni çoğu zaman.İstediğim her şeyi bulamıyorum.Ama düşünüyorum da insan zaten hiçbir yerde istediği 'her şey'i bulamıyor zaten.Önemli olan sanırım anı yaşamak ve her yeni günü bulunduğun ortama en güzel şekilde ayak uydurarak olabildiğince olumlu hale dönüştürerek geçirmeyi başarabilmek.
Konuyu takiben bugünkü yazımı hoş bir şarkıyla tamamlarken kahvemi almak için aşağıya iniyorum,yine yeniden.

'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?

nasıl derim terk etti,bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"

deniz güldü halime,
bir avuç su verdi elime,
"biterse gözyaşın al" dedi,
"doldur tekrar yerine"

rüzgar ve martı sordular seni neredesin?
nasıl derim terketti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…

alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
martı dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"

rüzgar güldü halime,
dedi: "gidelim düş önüme",
gidemem dinle martıları,
bitmiyor alayları…'

Friday, July 24

Hayal kahramanım

İkimizi bir karede hayal ediyorum;iç içe geçmiş sonsuzluğa uzanan kare içinde kareler...Bazen küçücük bir ışığın yansımasında bazen de bembeyaz bir duvara baktığımda görüyorum hayalim içinde hayalimi.İşte o hayal hep sana dair.Sadece sen ve ben kavramlarıyla süslenmiş hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir hayal.
Biraz uzak bu hayaller biliyorum.Uzun yollar,dolambaçlı sokaklar,aşılması güç tuzaklar var gerçeğe giden doğrultuda.Hepsine razıyım,hepsine hazırım ve hepsi için değer;biliyorum.Çünkü ben seni sadece sevmiyorum.Ben seni her geçen an özlüyorum ve yaşanan her ayrı düşte bile kendime hep seni diliyorum.Ben seninle olmayı seviyorum.Seninle olmaktan çok seni yaşamayı seviyorum.Beş yıl benden götürmek yerine bana çok şey kattı.Ve şimdi bu uzun yılların devamında bile ben hala senin hayalinle yaşıyorum;bıkmadan,usanmadan ve yılmadan.Öyle sanıyorum ki gözlerimi açtığım her günde bu hayal hiç bitmeyecek ve kahramanım her daim sen olacaksın.Seni sevmekten de öte bir duygu ait bedenime,beynime ve hissettiğim her yerime...

Thursday, July 16

An gelir..:)

Öyle anlar oluyor ki sıkıldığım zamanları bile şiddetle özlüyorum.
Mesela ders çalışmam gerektiği zamanlarda nedense 2.80 uzanıp sıkılarak etrafa bön bön bakmayı çok istiyorum.Ya da Özgür burda olmadığında onunla koca günü bomboş geçirip akşamüzerleri Nişantaşı'nda turlayıp eve dönerken yaptığımız saçma sapan yiyecek alışverişleri ve DVD seçerken iki büklüm olduğumuz o günler resmen burnumda tütüyor.Sonra ne zaman yapmam gereken işlerim olsa canım deli gibi Sirkeci'ye gidip Marpuççular'daki boncukları avuçlayıp,Mısır Çarşısı'nda sırıtarak dolanıp ordan çıkarken Kurukahveci Mehmet Efendi'den Türk Kahvesi alarak Zümrüt Parfümeri'den eksiklerimi tamamlayıp hava kararınca eve dönmek istiyor.
Bazen de bunların tam tersi oluyor.
Ne zaman boşluktan canım sıkılsa bu durumdan şikayet etmeye başlıyorum.Ya da ne zaman Özgür'le yapacak bir şey bulamasak koskoca İstanbul'da hep aynı yerlere gittiğimiz için kendime gıcık oluyorum.(Tabi bunu Özgürcüğüm'e yansıtarak =) )Ve de ne zaman Sirkeci'ye yakın olsam aklımdan hazır yakınken uğrayıp işlerimi halledeyim diye geçirsem üşenip vazgeçiyorum.Sanırım insanoğlunun genel bir huyu bu.Bir nevi 'bugünleri de ararsın' modu ya da biraz pişmanlık ve keşke bütünlemesi.Bu her neyse hayatımdan uzaklaştırmaya çalışacağım.Mesela yarın sınavdan sonra gidip ne zamandır merak ettiğim cilt bakımı davetiyemi değerlendireceğim.Sonra bu sıcağa rağmen üşenmeyip mutlu mesut pazarda dolaşacağım.Ordan eve gelip uzun uzun dinleneceğim.Dinlenmem bitince 3 hafta önce indirdiğim filmimi sonunda izleyeceğim.Filmden sonra kitabıma kaldığım yerden devam edip sonrasında da saatlerce uyuyacağım.Hatta cumartesi günü uzun zaman sonra tek başıma sinemaya gidip yalnız aktivitelerimden birini daha gerçekleştireceğim =).Bunlardan sonra da koca bir gün boyunca yazlık için toparlanacağım.(Koca bir gün!)Ama hepsinden önce şimdi yine kaytardığım dersime geri dönüp çok sevgili carta'ları(m)ı inceleyeceğim.
*carta = İspanyolca'da mektup anlamına gelmekte

Wednesday, July 15

Gidebilmeyi öğrenmek,kalmayı becerebilmek...Hangisi?

GİTMEK...

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.

CAN YÜCEL

Ne güzel yazmış Can Yücel,ne kadar açıkça dışavurmuş içindeki külfetleri...Her şey mükemmel göründüğünde bile patlak veren o kayıtsız şartsız memnuniyetsizlikleri...Çok sevilirken bile nasıl da korkulduğunu,endişe duyulduğunu...Bir adım öndeki basamak içinde bile ne denli belirsizlikler olduğunu...Karar vermenin zorluğunu...O karara varabilmenin çemberinde yaşanan gel-gitleri...Başladığın yola devam etmenin zorunluluğunu...
Evet,kimse sıyrılamıyor içinde bulunduğu giysiden.Kimse kapısını çekip kimseye haber vermeden bir adım öteye gidemiyor.Kimse istediği kadar yiyemiyor,içemiyor.Kimse istediği tatile,istediği huzura kavuşamıyor.Kimse kendini bambaşka alemlere adapte edemiyor.Kimse gerçeklikten düşlere bir saniyeliğine bile olsa geçemiyor.
Doğru,bu hayat dünyanın dört bir yanından her kesimden insanı her daim yoruyor,yıpratıyor.Hatta bazen daha da ileri gidip ezip geçiyor.Hayat,ondan kaçmamıza da izin vermiyor.Kendi içinde başka hayatlar yaşamamıza dahi razı gelmiyor.Bu hayat bizi çoğu zaman parça pinçik ediyor;kendi elleriyle,zamanla ve hiç yılmadan.

Thursday, July 9

Mezuniyet meseleleri


O alacaların hiçbiri yoktu.Yerine alabildiğe büyük bir coşku ve eğlence vardı.Genç mühendisler ilk hedeflerine ulaşmanın haklı gururunu yaşıyorlardı.Her birinin yüzünden belliydi ne kadar mutlu oldukları çünkü alınlarının teriyle girdikleri okulda okuyup hayalini kurdukları bölümden mezun olmanın tarifsiz sevincini yaşıyorlardı.Evet,onlar kendileri sayesinde istedikleri hayata adım adım ulaşan öğrencilerdi.2005 yılında aldıkları puanlarla kendilerini okullarına yine 'kendileri' yerleştirmişti çünkü.Onların mezuniyeti bu sebeple 'sembolik' de değildi.Sahneye sıralanıp geçiş töreninde bulunmadılar.Hepsi kendilerine özgü kutlamalarıyla ve birlik olmanın gücüyle sahneye hem kendilerini hem de mutluluklarını kazıdılar.
Evet,kızlar gece kıyafetleri ve sarılı-turunculu saçlarla boy boy fotoğraf çektirmemişlerdi.O kızlar ellerinde diplomalarıyla hocalarının da eşlik ettiği karelerde boy göstermişlerdi.Ayrıca hiç kimse okulun reklamını yapmadı.Öğrenciler hazırladıkları slaytlarda 'bölümleri' hakkında bilgi verdiler yalnızca.
'Atalım kepi gidelim'den çok bu anlamlı ve özel andan sonra dereceye giren arkadaşlarını kucaklayarak göklere çıkardılar.
Kuzenimin mezuniyeti için gittiğim tören bir devlet üniversitesine aitti.Etrafta belediye başkanlarından gelen çelenkler yerine Atamız'ın ve ülkemizin bayrakları vardı.Kürsüde robot gibi konuşan döpiyesli bir kadın değil,pembe elbisesi ve esprili sunmuyla deneyimli bir TRT sunucusu vardı.Başarısız bir dans gösterisi değil minik bir konser arası vardı.Balkonda sıkıntıyla bekleyen öğrenciler yerine ellerinde balonlarla,konfetilerle zıplayan coşku dolu insanlar vardı.Bir gün özel üniversite ve devlet üniversitesi mezuniyetine giderseniz eminim bu değişikliği anlayacaksınız.Kendi tırnaklarıyla o sahneye çıkmayı hak eden öğrenciler ve o sahneye tanıtım amaçlı getirilen öğrencileri gördüğünüzde farkına varacaksınız.Bu güzel töreni hazırlayan herkesi beni duymasalar da tebrik ediyorum.İyi ki gitmişim oraya,seneye darısı başıma:)

Monday, July 6

Değişmez mekanımız : Rafineri !



2008 sonbaharında arkadaşlarla tesadüfen keşfedip sonradan müdavimi olduğumuz bir kafe : Rafineri! Sıraselvilerden Cihangir'e inerken yolun solunda dört yolun kesiştiği bir noktada kalan Rafineri saatlerce oyun oynayıp sohbet etmeniz için biçilmiş kaftan.Özellikle biz öğlen gidip bir şeyler içip sohbet ederken ve daha çok etrafı izlerken saatin nasıl geçtiğini anlamıyoruz hava kararıncaya dek:)Tabu oynadığımız tek mekandır İstanbul sınırları içinde ve dekoru da bizi pek bir mutlu eder ne yalan söyleyeyim.Yapacak hiçbir şey bulamazsak kendimizi oraya atar günümüzü geçiririz.Birkaç ay önce bir arkadaşımla öğle yemeği ve sohbet amaçlı yine oraya gittik ve ben Rafineri'de ilk yemek deneyimimi o zaman yaşadım.O günden sonra da gördüğüm herkese Rafineri'de mutlaka bir gün yemek yemeliyiz demeye başladım zaten çünkü balzamik soslu ızgara tavuğunu yediğimden beri oraya olan sempatim onlarca kat arttı.Arkadaşımın yediği Rafineri Pizza ise değme pizza restaurantlarının pizzalarını lezzette yüze katlar.Kısacası gerek yemekleri,gerekse ortamıyla vazgeçemeyeceğiniz bir mekan Rafineri.Ayrıca ne zaman giderseniz gidin ünlü bir oyuncuya ya da yazara rastlamanız mümkün.Son olarak boş bulursanız pencere kenarındaki masayı parsellemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Ters etkiler

Bu hayatta hiç kimse size, kendinizin verdiği değeri vermiyor,bunu her geçen gün çok daha iyi anlıyorum.Elbette arada istisnalar oluyor ama milyonda bir,o da size vurursa şanslısınız demektir.
Genel anlamda kendi kabuğunda yaşamayı seven biriyim;yalnız ve özgür bir hayata sahip olmak için her şeyimi ortaya koyabilirim.Bazen böyle olmayı seçtiğim için kendime de çok kızardım ama artık bilinçaltımda bunu kendimi bir nevi korumak için yaptığımı düşünüyorum.Çünkü ne zaman hayatıma birilerini soksam,birileriyle vakit geçirmeye başlasam sonu hep hüsran oldu,üzüldüm.Yine kendime kızdım bu seçimi de kendim yaptığım için ama bazen zamanı geri alamadığınız gibi içinde bulunduğunuz düzene de ister istemez ayak uydurmak zorunda kalıyorsunuz.Ne hayalini kurduğum bir dostum oldu ne de en yakınım dediğim insanlardan tam anlamıyla bir değer gördüm.Dahası dostum sandığım bazı insanlar sadece işleri düştüğünde arayıp sormaya birden benimle yakın olmaya başladılar.Bu bana göre değil.Ya benle olursun gerçek anlamda ya da hiç olmazsın,girmezsin hayatıma.Sonuçta hep zarar gördüm ve şimdi gerçekten yeni insanlara da yeni tatlara da kapılarımı sıkıca kapattım,kendi penceremden hayatı izleyerek öğrenmeye başladım.Üstelik çırpındıkça daha çok battığımı görüyorum ve bu beni daha da hırçın bir insan yapıyor.Halbuki kimseden fazla bir şey istememiştim.Tek beklentim biraz insanlıktı aslında.Rüzgar farklı yönlere estiğinde bile unutulmamak,sadece özel günlerde değil kalan günlerde de hatırlanmak,sevinçlerimi paylaşabildiğim kadar üzüntülerimi de içtenlikle ortaya koyabilmek,azıcık da olsa değer görmek,önemsendiğimi hissetmek ve biraz ilgi,sadece biraz ilgi.
Etrafımdaki sahte insanlardan o kadar çok bunaldım ki bazen bakıyorum da en uzağımda gibi görünen insanlar belki de en yakınlarım diyorum çünkü en yakınımda gibi görünenler bana hep uzak olanlarmış meğer.

Sunday, July 5

Kahraman Hugo Cadı Sila'ya karşı !


Çocukluk evimin temel yapı taşlarından biri babamla izlediğim 'Aslan Kral' filmi,bir diğeri annemle gittiğim çocuk tiyatrolarının bütünü,bir başkası da kesinlikle 'Hugo Cadı Sila'ya Karşı' adlı kasetli hikaye kitabımdı.Neden mi?
Hugo,belki de birçok çocuğun hayatına girmiş,basit ve komik bir kahramandı.Fazlasıyla ürkek ve çekingendi.Ama bana şu hayatta öğrenilmesi gereken en önemli iki şeyi öğretti.Biri;gerçekten korkularımızı yenebilmemiz için onların üzerine inatla gitmemiz gerektiği,diğeri de hayatımıza gerçekten seçimlerimizin yön verdiğiydi.Hugo da seçimini yapmış ve hayatı seçimine göre şekillenmişti bir anda.Ve yine Hugo adım atmaya karar vererek tüm korkularını bir çırpıda yenebilmişti.
Hayatımız da bu ve bunun gibi görünüşte basit ama bir o kadar da önemli olan kararlar zinciriyle yol alıyor işte.Belki de bu nedenle çoğu insan, en çok bir şeye karar verme aşamasındayken kayboluyor düşüncelerinde.Çünkü hayat toz pembe değil şüphesiz ama kesinlikle bir rengi var : Beyaz.Alabildiğine beyaz ve uçsuz bucaksız bir kağıt gibi,daha biz doğarken sunuluyor önümüze ve o kağıdı renklendirmek bize düşen yegâne görev aslında.Bazıları tercihini siyahtan yana kullanıyor klasik çizgiden ödün vermeyerek;bazıları da morlar,turuncular,yeşillerle donatıyor hiç durmadan.Önemli olan ise bu şekillendirmeyi yaparken kullandığımız fırçalar değil;sadece ve sadece renklerdir...Renklerimizin tonları,yoğunlukları hep bizi ifade eder.Tıpkı kıyafetlerimizde kullandığımız renkler gibi yaşamımızı da bu şekilde renklendirir ya da renksiz bırakırız;ilk günkü gibi...
Tercihiniz ne olursa olsun,her zaman mutlu olmayı hedefleyin kararlarınızı alırken.Sevdiğiniz insanlardan,gerçekleştirmekten zevk aldığınız hiçbir eylemden vazgeçmeyin.En önemlisi kesinlikle hayatınızdan ödün vermeyin.Umarım hepimiz hayatımızın bir döneminde de olsa 'Hugo' olabiliriz...İnancınızı her daim içinizde saklı tutarak yolunuza devam edin ve asla pes etmeyin yeter.

Taşlamayın,bir gün o meyvelerden yiyen biri olabilirsiniz(!)

Açıkçası hiç kimse tarafından olumsuz karşılanmayı beklemiyordum.Yazılarımın değil de yazmamın ve bunu paylaşmamın birtakım insanlara saçma ya da anlamsız gelmesine üzüldüm,hatta belki birazcık içerledim de.Herkes bazı değerlerin anlamını bilmeyebilir,kabul ediyorum.Özellikle kitaba,gazeteye,dergiye,yazının olduğu her birime uzak olan ya da edebiyatın yanında olmayanlar elbette böyle bir işe mantık gözüyle bakamaz.Halbuki bu insanlar bu işin aslında mantıktan öte sevgiyle,istekle ve de yürekle yapıldığını bilmeyenlerdir zaten.Kimseyi yargılamak haddime değil tabii ki ama konu hep dönüp dolaşıp meyve veren ağacın taşlanmasına geliyor ister istemez.Üretmeyen ya da üretmeyi bilemeyen,üretemeyen insanlar doğal olarak karşılarına çıkan üreticileri gereksiz,anlamsız,saçma olarak adlandırırlar.Adlandırdıkları yetmez;ortaya çıkan üretimden faydalanmak isterler.Ama önemli olan bu yıkıcı adaylar karşısında sapasağlam durabilmeyi bilmektir.Hatta bilmekle de kalmayıp kağıdın yettiğince bunu haykırmaktır.Hiçbir zaman herkes yazının değerini ve kalıcılığını anlayamayacaktır ama bu işi hakkıyla yapanlar ya da yapabilenler her şeye rağmen hayatlarını yazılarına adayacaklardır eminim.Yine de herkese saygı duyuyorum ve olumsuz da olsa yorumda bulundukları için o insanlara teşekkür ediyorum.

Yazmak istiyorum...



Yazmak istiyorum...Akşam olduğunda kahvemi alıp pencere kenarında kulağımı tırmalayan cafcaflı seslere aldırmadan,yüreğimle aklımı yoğurarak fırına vermek istiyorum.Gün, ışığını gecenin karanlığına devrederken,insanlar evlerinde oturmuş sevdikleri programları izlerken, rüzgar, güneş karşısında gün boyu biriktirdiği enerjisini doya doya perdelere savururken,arabalar evlerine doğru yol alırken ben, köşeme çekilip zihnimi boşaltana kadar içimden geçenleri kelimelerde anlamlandırmak istiyorum.Yorulunca kahvemden bir yudum alıp sevdiğim şarkılar eşliğinde tazelenmek istiyorum.Etrafımdaki renk karnavalı yoldaşım olsun,mevsim kokusu ilhamım olsun ve beni daha önce hiç gitmediğim yerlere sürükleyip götürsün istiyorum.Biriyle sürtüşmektense kendimi satırlarda,özgürce ifade etmek ve tüm benliğimi kalemime vererek yepyeni hayatlarda anlam bulmak istiyorum.Evet,ben yazmak istiyorum.Vazgeçmemecesine,bunu bir yaşam borcu bilerek,yılmadan,yorulmadan ve her gün daha fazla,daha büyük bir şevkle,gayretle kendi silüetimi ufka harflerle kazımak istiyorum.

Saturday, July 4

Ortadoğu'yu fetheden barış kadınları - "Follow the women"


Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 30 ülkeden barış yanlısı yaklaşık 250 kadın Halep'ten başlayarak bisikletleriyle üç Ortadoğu ülkesini fethetmeye hazırlanıyor.Bu hazırlık aşamasında yapılan birtakım röportajlar sonucunda herkesin ortak amacının o ülkeleri yakından görerek tüm o yerlere barışçıl imzalar atabilmek olduğunu anlamak mümkün.İZ Tv'nin çektiği bu güzel belgeselde oldukça ilginç manzaralar görebiliyorsunuz.Bu "barış gezisi" doğrultusunda değişik şehirlerde çeşitli workshop'lar düzenleyen kadınlar halkla bir araya gelerek onlarla sohbet edip fotoğraf çektiriyorlar.Öte yandan bu kadınlar geçtikleri yerlere izlerini bırakabilmek adına farklı sloganlar yazarak bunları halka ve şehre bir nevi hediye ediyorlar.Bu sloganlardan en çok dikkatimi çeken "Live and Let Live" oldu çünkü her ne kadar dünyaya gelmiş bir insanın ilk hakkı "yaşamak" olsa da bazı şanssız kesimlere bu hak tanınmıyor ne yazık ki.Nefes alıp hayatta kalacak kadar yiyecek tüketseler de yaşadıklarını söylemek gerçekten çok zor."Yaşamak" fiili her bireyin kafasında farklı anlamlar bulsa da ortak noktanın "insanca yaşamak ya da yaşayabilmek" olduğunu kavramak gerek.
Halep'ten sonra Lazkiye'ye geçen kadınlar oradan da Lübnan'a uğrayarak son olarak Filistin'e geliyorlar ve bu noktada zaten hepsinin asıl isteğinin Kudüs'e yaklaşabilmek olduğunu anlıyorsunuz.Filistin'e girdikleri gibi en önde giden kadınlardan birine doğrultulan mikrofondan size yansıyan sesler şu şekilde : "Yaklaşık iki haftalık yolculuğun zorluklarına değdi çünkü şu an sonunda Filistin'deyiz ve bu muhteşem."Filistin'de ilerledikçe etraflarında sayısız mülteci kampı gören kadınlar kendi ülkelerinde tutsak yaşayan bu insanlarla bir araya gelmek için daha da sabırsızlanıyorlar.Onlara meraklı gözlerle bakan halkın tercümanı olmak istermişçesine bir kadın durumu şu şekilde açıklıyor:"Bu insanların etraflarında bisiklete binen birçok kadın görmeleri oldukça tuhaf tabii çünkü onlar bisikletin sadece çocuklara özgü olduğunu zannediyorlar ve dahası,bisikletin genç kızların bekaretine zarar vererek ileriki yaşlarında onların çocuk sahibi olmalarını olumsuz yönde etkileceğine inanıyorlar.Bu sebeple de anneler genç kızlarının bisiklete binmesine zaten izin vermiyor."Böylelikle halkın ve özellikle kadınların ne kadar basmakalıp düşüncelere teslim olup kendilerini aslında bu dünyadan soyutlayıp robotlaştıklarına şahit oluyorsunuz.
Filistin'de biraz daha ilerledikçe uçsuz bucaksız bir duvarla karşılaşan kadınlar burada mola verip ellerine aldıkları fırçalarla kendilerini anlatmaya başlıyorlar.Halkın isyanına sebep olan bu duvar 2002 yılında İsrail'in isteğiyle inşa edilerek iki ülkeyi birbirinden ayırmış.Amacının güvenlik olduğu söylense de halk gerçekte ne için olduğunun gayet farkında olmasına rağmen hiçbir şey yapamıyor.Pankartlar açarak hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlar,bağırıp çağırıyorlar,önlerine gelen ilk kameraya haykırıyorlar fakat değişen bir şey olmuyor.Duvarın diğer tarafına geçen kadınlar orada da barış yanlısı insanların olduğunu gördüklerini dile getirerek bundan mutluluk duyduklarını belirtiyorlar.Bu tarafta yaşayan bir kadın ise tüm çocukluğunun ve en güzel anılarının duvarın diğer tarafında kaldığından şikayet ediyor.Diğer bir kadın ise "Bu benim toprağım,benim ülkem peki bu duvar niye?Güvenlik olduğunu söylüyorlar ama bu işgalden başka bir şey değil" diyerek rahatsızlığını anlatıyor.Kudüs'e girdikten sonra büyülenen kadınlar daha derinlere girdikçe şiddetin ilkelliğiyle sarsılarak,barış girişimlerinin ne kadar da gerekli olduğunu bir kez daha anlıyorlar.Gerek Filistin gerekse İsrail halkının tamamen barış yanlısı olmasına karşın dış güçler sebebiyle ortaya çıkan bu karmaşada kaybolan insanlar geriye sadece çığlıklarını bırakabiliyorlar.
Yolculuğun sonunda ise organizasyonun koordinatörü bu gezinin aslında hepsi için manevi bir yolculuk olduğunu söyleyerek gelecek yıllarda katılımın çok daha fazla olacağına inandığını vurguluyor.Türkiye'den bu organizasyona katılan bir diğer kadın ise bu geziden sonra Ortadoğu'yla ilgili televizyonda ya da gazetede çıkan haberlere çok daha farklı gözle bakacağını söyleyerek barış girişimlerini arttırarak devam ettireceğini söylüyor.Böylelikle son bulan "bisikletli kadınlar" organizasyonu medeniyetler buluşmasını gerçekleştirip,insanların o topraklarda ne şartlarda yaşadığını bizzat görerek daha çok barış daha fazla çaba gerçekleştirmeyi umarak ülkelerine dönüyorlar.

Friday, July 3

En güzel Kot Kızı ! :)


Geçen gün -konu nerden açıldı hatırlamıyorum ama- Özgür'le konuşurken fark ettik ki 80'li yıllarda doğmuş hemen hemen her çocuğun kot gömleği ya da kot salopeti falan olmuştur.Sonra birbirimize kendi kot eşyalarımızdan bahsederken uzun yıllar önce çekilmiş ve bu konuyu tamamlayan muhteşem fotoğrafım aklıma geldi.O kot kumaşından eşsiz kıyafetimin içinde pembe çerçeveli süper gözlüklerimle kendimi dünyanın en güzel kızı hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum:)Ama bakıyorum bakıyorum verdiğim şu poza bir türlü anlam veremiyorum o ayrı.O bacak ne diye sandalyeye çıkmışsa artık stüdyo fotoğrafı çektirir gibi eller de önde birleştirilmiş hem artist hem de hanım hanımcık havası vermiş hatun kendine.Saçlarım da her zaman olduğu gibi anneannemin eseri.Hiç hatırlamak istememem gereken bir kare aslında ama dayanamadım koydum.Verdiğim görüntü kirliliğinden ötürü özürü bir borç bilirim hem siz okuyuculardan hem de o dönemde beni o halde görmüş tüm insanlardan.
Not : Fotoğraf Haziran 1992'de çekilmiş olup günü belirtilmemiştir.

Ölümsüzlüğü getiren ölüm : MJ


İlk kez beş yaşındayken haberdar oldum Michael Jackson diye bir şarkıcının var olduğundan.O zamanlar benim için televizyonda sürekli klipleri dönen,çılgınca dans eden ve birçok sticker'ı olan biriydi;şarkılarını ne dinlerdim ne de bilirdim.Biraz daha yaşım büyüdüğünde ise "yabancı şarkıcı=Michael Jackson ya da Madonna"dan ibaretti benim için.Sanki yeryüzünde İngilizce şarkı söyleyen ve dans eden sadece o ikisi vardı.-hoş ben beş yaşındayken Türkçe dışında tek dilin İngilizce olduğunu da sanan bir tiptim ya neyse!
Zamanla hiçbir şeyin sandığım gibi olmadığını öğrendim ve tabii bu süreçte yıllar hızla geçerken ben büyüdüm,o da "yaş"landı.Sonra bir gece tam yatacakken o inanılması güç haberi aldım:Michael Jackson ölmüş! Hayır hayır...Önce komada dendi,resmi bir açıklama olmadığı iddia edildi,kimisi bunun balon haber olduğuna inandı ya da inanmak istedi,bilemiyorum.Günün ağarmasıyla tüm gerçek su yüzüne çıktı tabii.Haber doğruydu ne yazık ki;Michael Jackson ölmüştü.O an aklıma çocukken annemin yatağında oturup onun sticker'larını ayırıp ayırıp sonra da onları sağa sola yapıştırdığım günler aklıma geldi.Beş yaşın çocukluğuyla şarkılarını bile bilmediğim bir adama bilinçaltında bir hayranlık duyuyormuşum meğer.Ne yazık ki birçok kişi gibi ben de onun ne kadar önemli ve "anlamlı" bir müzik adamı olduğunun ancak öldüğünde farkına varabildim.Ölümünün akabinde 27-28 Haziran haftasonunu kralın ölümü nedeniyle yayın akışını tamamen değiştirdi MTV."Tribute" adı altında tüm haftasonu MJ'in klipleri dönüp durdu MTV'de ve benim içimden kanalı değiştirmek gelmedi bir türlü.Defalarca aynı şarkıları üst üste dinledim ve hiç bıkmadım,sıkılmadım.(Benim gibi birçok kişi olduğundan eminim)
Şimdiyse son bir haftadır MJ'le dolu olmanın ağır yükünü biraz olsun hafifletebilmek için yazıyorum buraya.Evet;öldüğü günden beri her gün gazetede,televizyonda saçma sapan birçok haberi çıktığı yetmiyormuş gibi hakkında ahkam kesen bilumum kişilere(!) maruz kaldık.Övgü dolu yorumların yanısıra birçok suçlama ve yergi dolu yorum okudum onun hakkında.Herkes sevmek ve olumlu yaklaşmak zorunda değil elbette ama en azından böyle bir insana herkes saygı göstermeli.İnsani yönünü tartışmak hiç kimseye düşmez kaldı ki bunu tartışanlar gerçekte ne kadar "insan" onu da ayrıca bir düşünmek lazım.Kim ne derse desin bu dünyanın yarısından fazlası bilerek ya da bilmeyerek MJ hayranı;bu yadsınamaz.Bize bahşettiği muhteşem şarkıları sonsuza dek her jenerasyon bıkmadan dinleyecektir,eminim.Çünkü bu şarkıların hiçbiri günümüzün bazı sadece popüler olma çabasıyla piyasaya sürülmüş iki dizeli,beş nakaratlı,anlamsız şarkılardan değil.Her şey bir yana,bir insanın ardında "ürettiği" bir şeyler bırakması hem zordur hem de her daim birçok avantaj yanında dezavantaj da getirir.Bunun içindir ki Michael Jackson yeryüzünde meslek seçimini en doğru yapmış insanların başında gelir.Bırakalım da biz şarkılarını dinlemeye devam ederken gittiği yerde rahat uyusun.